Bazen kelimeler, tanık olduğumuz dehşeti tarif etmekte çaresiz kalır. Artık sadece uzak coğrafyaların bültenlerinde izlediğimiz, asla başımıza gelmeyeceğine inandığımız o karanlık kâbus, kapımızı kırarak evimizin tam ortasına yerleşti. Dün Şanlıurfa Siverek, bugün Kahramanmaraş. İki gün, iki okul, kan donduran iki tablo. Türkiye’nin içine sürüklendiği bu şiddet sarmalını artık sıradan bir asayiş olayı gibi geçiştiremeyiz.
Bereketli Mezopotamya topraklarının bağrında, Siverek'te bir okul koridorunun barut kokusuyla dolması yeterince ağır bir travmayken, henüz bunun yasını tutamadan Maraş'tan gelen haberle kelimenin tam anlamıyla yıkıldık. Eski bir öğrencinin yarattığı 16 yaralılık dehşetin şokunu atlatamadan, bu kez bir ortaokulda 8. sınıf öğrencisi bir çocuğun 4 canı alıp 20 kişiyi yaralaması ve ardından kendi canına kıyması sıradan bir cinnet hali değildir.
Karşı karşıya olduğumuz tablo, bireysel öfke, derin bir yalnızlık, dışlanmışlık ve kontrolsüz intikam duygularıyla beslenen yepyeni bir şiddet biçimidir. Bu karanlık ruh hali artık belirli husumetleri değil, tamamen rastgele hedefleri seçiyor. Siverek ve Maraş'ta hedef alınan o gencecik öğrenciler, fedakâr öğretmenler ve olay yerindeki polis memuru aslında tek tek bireylerden öte toplumun genelini temsil ediyor. Tetiği çeken failin asıl niyetine baktığımızda, namlunun ucundaki hedefin doğrudan doğruya toplumun ta kendisi olduğunu görmek hiç de zor değil.
Elbette okul katliamları ve bu tip kitlesel saldırılar sadece Türkiye’ye özgü bir travma değil. Yıllardır ABD, Kanada ve Japonya gibi gelişmiş ülkelerde de okulları kan gölüne çeviren benzer örneklere şahit oluyoruz. Ancak kendimizi bu küresel örneklerin arkasına saklayarak aklayamayız. Türkiye’nin içinden geçtiği özgül koşullar, toplumsal tahammülsüzlük, giderek sertleşen dil ve sosyal çürüme, bu şiddeti besleyen çok daha tehlikeli ve bize ait ayrı bir zemin yaratıyor. Şiddeti meşrulaştıran ve her geçen gün dozu artan bu zehirli atmosfer, artık en korunaklı kalelerimiz olması gereken okullarımızı esir almış durumda.
Yaşananlar münferit birer kaza değil, kanla yazılmış bir sosyal çürüme manifestosudur. Hayatını kaybeden sadece o masum canlar değil, bu ülkenin geleceğidir. Tetiği çekenin bir ortaokul öğrencisi olması hepimizin yüzüne inen en sert tokattır. Eğer bugün o soğuk betonlara dökülen kanın hesabını vicdanlarımızda sormaz, okullarımızı ve çocuklarımızı bu şiddet ikliminden koparıp alacak adımları atmazsak, yarın hangi okulun adını korkuyla anacağımızı bilemeyiz. Acımız da öfkemiz de çok büyük ama artık ihtiyacımız olan şey sadece yas tutmak değil, bu çürümüşlüğü durduracak topyekûn bir yüzleşmedir.