Bir zamanlar Kurban Bayramı demek, mahalle arasında ipini koparıp kaçan dana demekti. Şimdi ise ipini koparıp kaçan sadece maaş. Dana zaten kaçmıyor; çünkü o da biliyor, kendisine biçilen fiyatla artık semt değiştirip ev alınıyor.

Eskiden “Bu sene büyükbaş mı girsek?” sorusu aile toplantılarında rahat rahat konuşulurdu. Şimdi biri o cümleyi kurunca ortam bir anda holding yönetim kurulu toplantısına dönüyor. Hisse hesabı yapılıyor. “Dayı yüzde kaç giriyor?”, “Enişte nakit mi verecek?”, “Kemiksiz pay nasıl bölünecek?”… Neredeyse kurban değil, halka arz yapılıyor.

Kasaplar desen ayrı bir finans profesörü olmuş. Adam et satmıyor, resmen yatırım danışmanlığı veriyor:
“Abi bu hayvan geçen seneye göre yüzde 70 prim yaptı.”
Bir an kendini Borsa İstanbul canlı yayınında sanıyorsun. Sadece altta “Yatırım tavsiyesi değildir” yazısı eksik.

Kurban Bayramı aslında memleketin ekonomik röntgenidir.
Çünkü bu ülkede herkes bir şeye kurban gidiyor.

Asgari ücretli pazara kurban.
Emekli faturaya kurban.
Esnaf POS cihazına kurban.
Beyaz yakalı toplantıya kurban.
Doktor nöbete ya da icaba kurban.
Gençler kiraya kurban.
Çocuklar tablet taksidine kurban.
Bizim gibi âşıklar da ekstradan sevdasına kurban…

Bu kadar kurban olduktan sonra kurbanlık danaların bile psikolojisi bozulmuş olabilir.
Hayvan bakıyor:
“Ben kesileceğim ama beni alan adam da kredi kartından altı taksit yapmış. Bu işte bir gariplik var.”

Bayram sofraları da değişti.
Eskiden sofrada et konuşulurdu, şimdi ekonomi.
Birisi kavurmadan lokma alıyor:
“Abi faiz düşer mi?”
Diğeri cevap veriyor:
“Et düşmedi ki faiz düşsün.”

Tatlılar küçüldü, porsiyonlar daraldı ama bayram mesajları büyüdü.
Herkes birbirine “Bereketli bayramlar” diliyor.
Çünkü artık bereket, altın kadar kıymetli bir temenni oldu.

Ama bütün bu hengâmenin içinde hâlâ değişmeyen bir şey var:
Bayram sabahının o garip duygusu…

İnsan yine erken uyanıyor.
Sokakta yine aynı telaş var.
Çocuklar yine harçlık peşinde.
Anneler yine mutfakta savaş halinde.
Babalar yine “Bu bıçak niye kesmiyor?” diye sinirli.
Ve herkesin içinde aynı cümle dolaşıyor:
“Nasıl geçti bu yıl?”

Belki de Kurban Bayramı’nın gerçek anlamı tam burada saklı.
Sadece bir ibadet değil…
Bir aynaya bakma hali.

Neye dönüştüğümüzü,
Neye sabrettiğimizi,
Neyi kaybettiğimizi,
Ve hâlâ neyi paylaşabildiğimizi gösteren bir ayna…

Çünkü bu ülkede insanlar bazen et bulamıyor ama yine de misafire tabağın en güzel yerini uzatıyor.
Cebinde para olmuyor ama çocuk üzülmesin diye harçlık koyuyor.
Kendi sıkışıyor ama “Bayramdır” deyip gönlünü geniş tutuyor.

Galiba bizi ayakta tutan da tam olarak bu.

Yoksa bu ekonomiyle sadece kurbanlıklar değil, moral de çoktan kesilmişti.