Geçtiğimiz günlerde memleketin kanayan yarası haline gelen, Siverek ve Kahramanmaraş’ta okullarımızda yaşanan dehşet verici saldırılar hepimizin yüreğini yaraladı. Toplumsal bir infialin eşiğindeyiz, bu çok net. Anne babaların feryadı haklı, güvenlik kaygısı sonuna kadar meşru. Ancak bu derin toplumsal travmaya karşı masaya konulan "ülke genelinde her okulun önüne en az iki polis dikme" formülü, maalesef günü kurtarmaya yönelik popülist bir refleksten öteye gidemiyor.

Yıllarını sistemik krizleri ve kurumsal yapıları analiz etmeye adamış biri olarak çok net ifade etmeliyim; teşhis yanlışsa, uygulanan tedavi hastayı öldürür. Polis, ne bir bodyguarddır ne de okulların özel güvenlik görevlisi. Emniyet teşkilatının ana omurgasından 150 bin personeli çekip okul kapılarına yığmak, sokakları hırsıza, arsıza, uyuşturucu tacirine ve organize suç örgütlerine altın tepside sunmak demektir. Sokaktaki aktif devriye ve operasyon gücünü zayıflatarak okulu koruyamazsınız; sadece suçun yer değiştirmesine ve sokakların telafisi imkansız şekilde güvensiz hale gelmesine zemin hazırlarsınız.

Madalyonun diğer ve asıl karanlık yüzü ise emniyet teşkilatının mevcut içler acısı hali. Bizler ekranlarda veya bültenlerde sadece asayiş olaylarını okurken, o üniformanın içindeki canların nasıl bir yönetimsel çöküşle boğuştuğunu görmezden geliyoruz. Haftalık 40 saatlik mesai kavramının sadece kağıt üzerinde kaldığı, 12/24 veya çakma 12/36 gibi insanlık dışı vardiya sistemleriyle haftada 60 saatin üzerinde çalıştırılan bir polis memurundan bahsediyoruz.

Dinlenemeyen, ailesine vakit ayıramayan, anlık bir telefon mesajıyla gecenin köründe göreve çağrılan bu insanlar makine değil. Hele ki 2026 yılının getirdiği ağır enflasyonist tablo ortadayken, fazla mesai ücretlerinin fiili çalışmadan kopuk komik bir "risk tazminatına" dönüştüğü bu düzende, polislerimiz kelimenin tam anlamıyla hayatta kalma mücadelesi veriyor.

Bir emniyet mensubunun sivil bir vatandaşa göre neredeyse 4 kat daha fazla intihar riski taşıması, 2026 yılı projeksiyonlarında her 4,65 günde bir polisimizi kara toprağa veriyor oluşumuz sıradan bir istatistik değildir. Bu, kurumsal bir çığlıktır!

Amir tahakkümü, liyakatsizlik ve personeli görev tanımı dışındaki işlere zorlama pratikleri meslek onurunu ayaklar altına alıyor. Eş durumu, sağlık mazereti dinlenmeden yapılan kısıtlayıcı tayinlerle aileler parçalanıyor. İnsan hakları ve vicdan arasına sıkışmış, meşru müdafaa anında dahi hukuki desteği arkasında bulamayan bir personeli, hiçbir altyapı hazırlığı olmadan "git okul bekle" diyerek yeni bir kaosa sürüklemek hangi aklın ürünüdür?

Eğer çocuklarımızı ve geleceğimizi gerçekten korumak istiyorsak, bunu polisimizin asli görev tanımını bozarak yapamayız. Okulların güvenliği; profesyonel özel güvenlik sistemleriyle, Milli Eğitim Bakanlığı'nın bizzat kendi bütçesinden istihdam edeceği yetkin personellerle ve modern teknolojik altyapılarla sağlanmalıdır.

Polisimizin yeri okul kapısında pasif nöbet tutmak değil; o okullara yönelen tehditleri, uyuşturucu ağlarını ve suç şebekelerini daha sokağa inmeden kaynağında kurutmak üzere aktif operasyon yapmaktır. Türkiye’nin iç huzuru, polise "her işe koşan joker eleman" muamelesi yaparak değil; onların mesai saatlerini yasallaştırarak, teşkilat içindeki mobbingi bitirerek ve o şanlı üniformanın onuruna yakışır bir yaşam standardı sunarak tesis edilir. Aksi takdirde, zayıflayan sokak güvenliğinin bedelini hepimiz çok ağır öderiz.