Amerika Birleşik Devletleri'nin Başkanı Donald Trump, elinde olmayan bir kılıçla, sahip olmadığı bir vicdanla dünya haritasını yeniden çizme hevesiyle çıktı sahneye. "Önce Amerika" çığlığıyla başlattığı o hoyrat oyun, insanlığın en kadim yarasını yeniden kanattı: Güçlünün sofrasında güçsüze yer yoktur düsturunu. Ambargolarla Venezuela'nın bereketli topraklarını çoraklaştırdı, İran'ın kadim medeniyetinin nefesini kesti, Küba'ya yıllardır süren o insanlık dışı ablukayı daha da sıkılaştırdı. O istila ki, sadece toprak işgali değildi; bir çocuğun rüyasını, bir annenin duasını, bir bebeğin son nefesini de işgal ediyordu.

İşte tam bu noktada, bu kibir ve kan kokan masanın ortasında, bir ses yükseliyor geçmişten. Hüzünlü, vakur, ama bir o kadar da umut dolu bir ses. Barış Manço'nun sesi...

Merhum Barış Manço'nun o hüzünlü ve vakur sesi kulaklarımızda yankılanırken, "İnsanoğlu haddin bilir kem söz söylemez iken" dizesine takılıp kalıyor insan. Sahi, ne zaman unuttuk haddimizi? Ne zaman bu kadar "kem" oldu dilimiz? Trump'ın gürültülü dünyasında, Barış'ın o dingin bilgeliği bir kandil gibi yanıyor karanlıkta.

Barış Çelebi, o meşhur şarkısında bir sofradan bahsederdi; hani o buram buram Anadolu kokan, paylaşmanın kutsiyetini anlatan Halil İbrahim Sofrası... O sofrada ne bir kılıç vardı ne bir zincir; sadece açmış avuçlar, tok gözler ve huzurla çınlayan "Bismillah"lar vardı. Ama bugün dünya, o sofranın tam zıddı bir "kurtlar sofrasına" dönüştü. Masanın başköşesinde ise elinde kılıç yerine ambargolarla, vicdan yerine "istila" hırslarıyla oturan bir dev var: Trump'ın temsil ettiği o hoyrat, o bencil "önce ben" çığlığı.

Bu büyük kavga aslında sadece petrol ya da dolar kavgası değil; bu, Barış abinin dediği gibi "kapağı ver, kulbu al" derken unutulan o masumların kavgasıdır. Venezuela'nın sokaklarında anneler çocuklarının boş tencerelerine bakıp ağlıyorsa, bunun sebebi o sofranın bereketinin birilerinin "istilacı" iştahı tarafından çalınmış olmasıdır. İran'da, o kadim coğrafyanın nefesinin kesilmeye çalışıldığı zifiri karanlıkta, "boş mu, dolu mu bilen yok" denilen tencerenin içinden rızık değil, barut kokusu yükseliyor. Küba'da, yıllardır bir nefes sıhhat, bir parça ilaç bekleyen o mahzun bakışlar, küresel bir zorbalığın en somut aynasıdır.

Peki ya kurban? "Kurbanı hiç soran yok" diyordu usta... O kurbanlar, bugün ambargo duvarlarının arkasında, ilaçsızlıktan ve açlıktan feri sönmüş gözlerle dünyaya veda eden o minicik bebeklerdir. Bir bebeğin son nefesi, nasıl olur da "jeopolitik bir hamle" olarak görülebilir? Nasıl olur da bir devletin "büyük stratejisi", bir annenin kurumuş memesinden süt gelmemesi üzerine kurulabilir?

Trump'ın o gürültülü "istila" hamleleri, Venezuela'dan İran'a, oradan Küba'ya uzanan o sömürü zinciri, aslında Barış Manço'nun uyarısındaki o "ihtişama aldanan" içi boş insanların eseridir. "Para, pula, ihtişama aldanıp kanma dostum / İçi boş insanların bu dünyada yeri yok" dizeleri, bugün dünyanın en lüks ofislerinde başkalarının rızkını çalanların yüzüne inen bir tokat gibi patlıyor.

Bir tarafta Trump'ın "Amerika'yı yeniden büyük yapma" hayaliyle tutuşturduğu yangınlar, diğer tarafta o yangında kül olan umutlar. Bir taraf "tatlı peşinde" çalakaşık saldırırken, öte yanda rızkı çalınmış coğrafyaların sessiz çığlığı yükseliyor. Eğer bir bebek, sırf birileri daha güçlü hissetsin diye açlıktan ölüyorsa, o sofrada bereketten söz edilemez.

Barış Manço'nun dediği gibi, her bir yanımız altın, gümüş, taş olsa da; dalkavuklar önümüzde el pençe divan dursa da; eğer kalbimiz o bebeklerin acısıyla titremiyorsa, o tenceremiz de ruhumuz da boştur. Halil İbrahim Sofrası'nın o kadim daveti, ancak alnı açık ve gözü toklar içindir. İstila ederek kurulan sofralar, ambargoyla nefes keserek donatılan masalar, bebeklerin rızkına göz dikerek yükseltilen tahtlar... Bunların hepsi bir gün yıkılır.

Çünkü nihayetinde, içi boş insanların bu dünyada da tarihin vicdanında da yeri yoktur.

Ve bir gün, belki çok uzak olmayan bir gün, o ambargoların demir parmaklıkları paslanacak, o istilaların izleri silinecek, o zulümlerin hesabı sorulacak. O gün, Trump'ın tweet'leri değil, Barış Manço'nun şarkıları yankılanacak kulaklarda:

"İnsanoğlu haddin bilir kem söz söylemez iken..."
"İçi boş insanların bu dünyada yeri yok."

Ve biz, bu iki dize arasında kaybolmuş bir dünyada, hâlâ umutla bekliyoruz Halil İbrahim Sofrası'nın yeniden kurulacağı o günü.

Bu satırları yazarken telefonum çaldı. Kız arkadaşım arıyordu, sesi panik doluydu. Apartmanlarının önünde bir kedinin yeni doğan yavrusunu bulmuş, ne yapacağını, nasıl besleyeceğini bilmiyordu. O an fark ettim ki, onun sesindeki o panik, aslında inanılmaz bir umut barındırıyordu.

Çünkü bir canlının sorumluluğunu üstlenme telaşı, bir yavrunun yaşaması için duyulan endişe, işte asıl budur insan olmanın özü. O panik, dünyanın bütün ambargolarına, bütün istilalarına, bütün kibirli "önce ben" çığlıklarına inat, hâlâ içimizde bir yerlerde Halil İbrahim Sofrası'nın bereketinin yaşadığını gösteriyor.

Ve anladım ki, belki de o büyük kurtlar sofrasının tam ortasında, küçücük bir can için duyulan bu panik, bir kedinin yavrusunu yaşatma çabası, aslında Barış abinin şarkılarında anlattığı o kadim bilgeliğin ta kendisi. Belki de dünyayı değiştirecek olan, Trump'ın tweet'leri değil, bir kız arkadaşımın kediyi kurtarma telaşıdır.