TÜİK’in son verileriyle resmileşti ki, memleketçe "huzuru" kapıyı arkadan kilitleyip telefonun sesini kısmakta aramaya başlamışız; yalnız yaşayanların sayısı 5,5 milyonu aşmış, son on yılda yüzde 66,5’lik o devasa sıçrama ile rekor kırılmış. Bakınca kulağa "özgürlük" gibi geliyor değil mi? Akşam yemeğinde sadece mısır gevreği yemek, kumandanın mutlak hakimi olmak, kimseye hesap vermeden çorapları orta yere fırlatmak... Ancak bu pembe tablonun arkasında, modern ekonominin bizi nasıl nazikçe "tek kişilik hücrelerimize" davet ettiğini ve bu davetin faturasını nasıl kestiğini görmemiz gerekiyor.
Ekonomi bilimi bas bas "ölçek ekonomisi" diye bağırırken, biz bu çığlığı 1+1 dairelerin içine hapsediyoruz. İki kişi yaşarken bir lamba yanıyor, bir internet faturası ödeniyor, bir tencere kaynıyor; o tencere iki kişiyi doyururken maliyeti ikiye bölünmüyor, aksine verimlilik artıyor. Oysa yalnız yaşayan 5,5 milyon insan, aslında 5,5 milyon ayrı buzdolabı, 5,5 milyon ayrı abonelik ve her market alışverişinde "küçük boy" olduğu için birim fiyatı daha pahalı olan ürünleri tüketmek zorunda kalan birer ekonomik birim demek. Piyasalar bu yalnızlığı çok seviyor; çünkü yalnız insan, paylaşamadığı için daha çok tüketen, dertleşemediği için alışverişle teselli bulan insandır.
Geleceğe dair projeksiyonum ise ne yazık ki daha gri bir ton barındırıyor; bu gidişat, bireylerin ekonomik olarak daha da kırılganlaşacağı, "paylaşım ekonomisi" adı altında aslında zorunlu ortaklıkların (oda kiralama, ortak mutfak kullanımı gibi) bir lüks değil, hayatta kalma stratejisi haline geleceği bir dönemi işaret ediyor. Fakat asıl mesele cüzdandaki delik de değil. Hani o meşhur sözdeki derinlik var ya; "İnsan ikidendir, insan ikidedir; gece-gündüz ve dahi insan ikidir; canın ve ten." İşte hayatın tüm gizemi bu ikilikte, bu dengede saklı. Gece gündüze muhtaçtır ki zaman bir döngüye kavuşsun; can tene muhtaçtır ki varlık bir anlam bulsun. İnsan da böyledir; kendi içindeki o dualiteyi, o can ve ten uyumunu ancak bir "diğerinin" varlığıyla dünyaya yansıtabilir. Tekil kalmak, gecenin sabahı beklememesi, tenin cansız, canın evsiz kalması gibidir. İnsan, bir başkasının aynasında kendini görmediğinde, zamanla kendi suretini de unutmaya başlar.
Açık konuşalım iki gözüm, ben de biliyorum o akşam eve gelip anahtarı çevirdiğinde seni karşılayan o koyu sessizliğin bazen dinlendirici geldiğini. Ama o sessizlik bir süre sonra huzur değil, bir eksiklik hissi vermeye başlıyor. Yalnız yaşamak, sanıldığı gibi bir "üst segment yaşam tarzı" veya "modern bir başarı" değil; aksine insanın hem cebinden hem de ruhundan verilen büyük bir tavizdir. Doğanın kanunu bellidir: İnsan bir başına eksiktir, iki olduğunda ise dünyadır. Hayatı tek kişilik bir maratona çevirmek, sadece yolu daha yorucu, akşamı daha soğuk, masrafları daha ağır kılar. Velhasıl, ne ekonomik olarak sürdürülebilir ne de ruhsal olarak doyurucudur bu durum; yalnızlık iyi bir şey değildir, insan paylaştıkça çoğalır, bölüştükçe hafifler.