Tarihin tozlu sayfalarını şöyle bir karıştırıp geçmişe baktığımızda, bazı günlerin takvim yapraklarındaki sıradan birer sayıdan çok daha fazlası olduğunu görürüz. 23 Nisan 1920, bu toprakların adeta "reset" tuşuna bastığı, kendini küllerinden yeniden başlattığı o muazzam kırılma anıdır. Türk milletinin "Söz gümüşse, sükût altındır" geleneğini bir kenara itip, kendi kaderi hakkında bangır bangır konuşmaya karar verdiği o gün, aslında sadece bir meclisin açılışı değil, bir zihniyet devriminin de ilk kıvılcımıydı. Egemenliğin o soğuk ve mesafeli saray koridorlarından sökülüp alınarak, halkın nasırlı ellerine ve hür iradesine teslim edilmesi, tarihte eşine az rastlanır bir cesaret örneğidir. Ancak bu siyasi zaferi asıl benzersiz ve dokunulmaz kılan, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu devasa mirası götürüp çocukların kucağına, içinde umut çiçekleri açan bir hediye paketi gibi bırakmış olmasıdır.
Dünyada kendi adına bayramı olan tek canlı türünün "çocuklar" olması, tesadüfle açıklanabilecek bir durum değildir; bu, çağları aşan bir vizyonun ve stratejik bir dehanın ürünüdür. Peki, neden yetişkinlerin o çok ciddi, protokollerle çevrili dünyası değil de çocukların sınırsız hayal gücü? Çünkü biz yetişkinler bazen fazla ciddiyizdir. "Olmazlara", kurallara ve gri bürokrasiye o kadar takılırız ki, gerçeğin en yalın halini görmeyi unuturuz. Oysa bir çocuğun dünyasında imkansız diye bir kavram yoktur. Atatürk, kurulan bu taze devletin bir yetişkinin ciddiyetiyle korunmasını ama mutlaka bir çocuğun merakıyla, heyecanıyla büyümesini istemiştir. Bugün 23 Nisanlarda o devasa makam koltuklarına oturan miniklerin, asık suratlı bürokratların aksine "Okul bahçelerine lunapark yapılsın!" demesi, aslında dünyanın tam da ihtiyacı olan o saf, dürüst ve samimi bakış açısının bir yansımasıdır. Kabul edelim, o koltuklarda oturan çocukların omuzlarındaki o doğal özgüven, bazen biz yetişkinlerin en önemli sunumları yaparken titreyen dizlerinden çok daha etkileyici ve umut verici duruyor.
Her yıl sokakların kırmızı beyaza büründüğü, şiirlerin çocuk sesleriyle yankılandığı bu bayramda hepimiz biraz geçmişimize döneriz. Belki birçoğumuz o meşhur okul gösterilerinde "mısır koçanı", "bulut" ya da "güneş" kostümü giyip sahnede biraz şaşkın, biraz da heyecanlı gözlerle etrafı süzmüşüzdür. O kağıttan kostümlerin altındaki gurur ve o çocuksu telaş, aslında bağımsızlığın en somut halidir. 23 Nisan, sadece geçmişte kazanılmış bir başarının anısı değil, bu ülkenin geleceğinin en sağlam sigortasıdır. Bugün sokakta neşeyle koşturan, top peşinde ter döken her çocuk; yarın bu ülkenin adaletini, sanatını, ekonomisini ve bilimini omuzlayacak olan o dev kadronun bir parçasıdır. Onların hayalleri ne kadar büyükse, Türkiye'nin yarınları da o kadar görkemli olacaktır.
Özetle 23 Nisan; bağımsızlığın neşeyle, otoritenin ise sevgiyle harmanlandığı, dünyada benzeri bulunmayan bir ruhun adıdır. Bizlere düşen asıl görev, sadece bayrak asıp marş söylemek değil; egemenliğimize sahip çıkarken içimizdeki o meraklı, sorgulayan ve hayal kurmaktan korkmayan çocuğu asla öldürmemektir. Bir ülkede çocuklar tüm kalbiyle gülebiliyorsa, o ülkenin geleceğinin karanlıkta kalma ihtimali yoktur. Kırmızı beyaz bayrakların gölgesinde, dünyanın tüm çocuklarıyla el ele vererek bu eşsiz mirası kutlamak, bir vatandaşlık ödevinden ziyade büyük bir onur ve keyiftir. Bayramımız kutlu, geleceğimiz ise o minik yüreklerin hayalleri kadar uçsuz bucaksız olsun.