Türkiye’de yaş meyve ve sebze fiyatları konuşulurken, tartışmanın neredeyse her zaman yanlış yerden başladığını düşünüyorum. Kameralar pazara gidiyor, mikrofon tüketiciye uzatılıyor, birkaç tezgâh görüntüsü alınıyor ve sonuç hemen ilan ediliyor: “Pazar yanıyor.” Oysa yanan sadece pazar değil; tarla yanıyor, üretici yanıyor, tüketici yanıyor, ama bu yangının sebebi çoğu zaman tezgâhın arkasındaki esnafmış gibi gösteriliyor. Bence Türkiye’de gıda fiyatları meselesinin en büyük sorunu da tam burada başlıyor. Görünen son halkaya kızıyoruz, ama zincirin tamamında kurulan adaletsiz yapıyı konuşmuyoruz.
Bir domatesin pazara gelene kadar yaşadığı ekonomik yolculuk, aslında Türkiye tarımının bütün çelişkilerini anlatmaya yetiyor. Tüketici pazarda domatese baktığında sadece etiketteki fiyatı görüyor. “Bu domates neden bu kadar pahalı?” diye soruyor. Haklıdır; çünkü alım gücü düşmüş, mutfak masrafı büyümüş, maaş daha ay ortasına gelmeden erimeye başlamıştır. Ancak aynı soruyu çiftçi de başka bir yerden soruyor: “Ben bu domatesi neden bu kadar ucuza satıyorum?” İşte Türkiye’deki asıl trajedi budur. Tüketici pahalıya alıyor, üretici ucuza satıyor. Arada birileri büyük servet kazanıyor gibi görünüyor ama çoğu zaman sistemin kendisi, maliyetin, firesinin, taşımacılığının ve aracılığının içinde değeri öğütüyor.
Bugün tarımsal üretim, romantik köy manzaralarıyla anlatılacak bir alan olmaktan çoktan çıktı. Toprağa bir fide dikmek bile artık ciddi bir sermaye işi haline geldi. Tohumdan fideye, fideden hasada, hasattan hale, halden pazara kadar her aşamada dövize, enerjiye, mazota, gübreye, ilaca ve işçiliğe bağlı bir maliyet duvarı var. Üretici daha ürünü toplamadan borçlanıyor. Mazotu peşin alıyor, gübreyi pahalı alıyor, ilacı pahalı alıyor, elektriği pahalı kullanıyor, işçiliği karşılamakta zorlanıyor. Sonra bütün bu riskin üzerine bir de hava şartları biniyor. Don vuruyor, dolu yağıyor, sıcaklık artıyor, hastalık çıkıyor, ürün yanıyor, pazar daralıyor. Buna rağmen kamuoyunda en kolay suçlanan kişi yine pazarcı oluyor.
Bu kolaycılık bana göre hem haksız hem de tehlikeli. Çünkü sorunu yanlış teşhis eden toplum, çözümü de yanlış yerde arar. Pazarcıyı suçlamak, marketi suçlamak, haldeki komisyoncuyu tek başına hedef göstermek, tüketicinin öfkesini geçici olarak yatıştırabilir ama meseleyi çözmez. Elbette zincirin her halkasında denetlenmesi gereken noktalar vardır. Elbette fırsatçılık varsa üzerine gidilmelidir. Ama her yüksek fiyatı doğrudan fahiş kârla açıklamak, ekonominin gerçek maliyet yapısını görmezden gelmektir. Bugün tarladan çıkan bir ürünün şehir merkezindeki tezgâha ulaşması, başlı başına pahalı bir operasyondur. Nakliye mazotu, kasa, ambalaj, hal masrafı, hamaliye, yol, köprü, fire, depolama ve günlük satış riski fiyatın üzerine eklenmektedir. Üstelik yaş meyve ve sebzede ürün satılmadığında beklemez; çürür. Bu fire de sistemin görünmeyen vergisi gibi tüketici fiyatına yansır.
Asıl acı olan, bu kadar yüksek fiyatlara rağmen çiftçinin zenginleşmemesidir. Eğer tüketici pahalı alıyor ve üretici de iyi kazanıyor olsaydı, en azından ortada sürdürülebilir bir üretim modeli olduğu söylenebilirdi. Fakat tablo böyle değil. Çiftçi çoğu zaman sezon sonunda yalnızca borcunu çevirmeye çalışıyor. Kazandığı para, gelecek yılın mazotuna, gübresine, ilacına ve işçiliğine yetmiyor. Bu nedenle üretici toprağa küsmeye başlıyor. Gençler tarımdan uzaklaşıyor. Köyler boşalıyor. Üretim yaşlanıyor. Tarımsal bilgi kuşaktan kuşağa aktarılmak yerine yavaş yavaş kayboluyor. Sonra biz şehirlerde pazar fiyatlarına bakıp şaşırıyoruz. Aslında şaşırmamız gereken şey fiyat değil, hâlâ üretim yapılabiliyor olmasıdır.
Türkiye’de gıda enflasyonunun en sarsıcı tarafı, sofradaki her ürünün artık sosyal bir gerilim alanına dönüşmesidir. Domates, biber, patates, soğan sadece sebze olmaktan çıkmıştır; geçim sıkıntısının ölçü birimi haline gelmiştir. Tüketici pazarda üç kilo yerine bir kilo almaya başladığında, bu sadece ekonomik bir tercih değildir; hayat standardındaki gerilemenin ilanıdır. Ancak aynı anda üretici de tarlada ürününü maliyetinin altında vermemek için direnmektedir. Bir tarafta alım gücü düşen halk, diğer tarafta üretim gücü zayıflayan çiftçi vardır. Bu iki kesim normalde aynı kaderin ortaklarıyken, sistem onları karşı karşıya getiriyor. Tüketici üreticiyi pahalı satmakla, üretici tüketiciyi kendi maliyetini anlamamakla suçluyor. Oysa ikisi de aynı yapısal bozukluğun mağduru.
Bence Türkiye’nin yaş meyve ve sebze meselesindeki en büyük sorunlarından biri, tarladan sofraya uzanan hatta verimlilik değil, aracılık ekonomisinin belirleyici hale gelmesidir. Ürün hareket ettikçe fiyat artıyor, ama ürünü üretenin payı aynı ölçüde artmıyor. Katma değer toprağın başında değil, ürünün yolculuğu sırasında oluşuyor. Daha doğrusu maliyet orada şişiyor. Böyle bir sistemde çiftçinin üretmeye hevesi kalmaz, tüketicinin de sağlıklı ve uygun fiyatlı gıdaya erişimi zorlaşır. Sonuçta ülke, kendi toprağında yetişen ürünü bile pahalı tüketen bir noktaya gelir.
Bu mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir meseledir. Gıda, herhangi bir ticari ürün değildir. Gıda arzı zayıflayan bir ülkede bağımsızlık tartışması da eksik kalır. Bugün tarımda üreticinin korunması, yalnızca çiftçiye destek vermek anlamına gelmez; şehirde yaşayan milyonlarca insanın sofrasını korumak anlamına gelir. Mazot desteği, gübre desteği, sulama yatırımı, soğuk zincir, kooperatifleşme ve doğrudan satış modelleri bu yüzden sadece tarım politikası değil, aynı zamanda sosyal istikrar politikasıdır. Çünkü gıda fiyatları kontrolden çıktığında, bunun etkisi yalnızca enflasyon tablosunda görülmez; toplumun ruh halinde, aile bütçesinde, çocukların beslenmesinde ve orta sınıfın erimesinde de görülür.
Bugün yapılması gereken ilk şey, tartışmayı pazarcı ile tüketici arasındaki dar alandan çıkarıp tarladan tezgâha uzanan bütün zincire bakmaktır. Çiftçinin maliyeti düşürülmeden tüketici fiyatı kalıcı olarak düşmez. Lojistik verimsizlik azaltılmadan pazar ucuzlamaz. Fire oranı kontrol altına alınmadan fiyat istikrarı sağlanmaz. Üretici kooperatifleri güçlendirilmeden çiftçi pazarlık gücü kazanmaz. Soğuk zincir yaygınlaşmadan yaş meyve ve sebzede kayıp azalmaz. Tarımsal planlama yapılmadan bir yıl ürün bolluğu, ertesi yıl ürün kıtlığı yaşanmaya devam eder. Herkes aynı ürünü ektiğinde fiyat düşer, kimse ekmediğinde fiyat patlar. Bu plansızlık, hem üreticiyi hem tüketiciyi aynı anda cezalandırır.
Medyanın da bu konuda daha sorumlu davranması gerekiyor. Pazara gidip “Fiyatlar çok pahalı” demek habercilik için kolaydır; ama eksiktir. Asıl habercilik, o fiyatın nasıl oluştuğunu gösterebilmektir. Bir domatesin maliyet haritasını çıkarmadan, bir kasanın tarladan hale kaç liraya geldiğini hesaplamadan, fire oranını, mazot giderini, hal komisyonunu, işçilik maliyetini anlatmadan yapılan her haber, sorunu basitleştirir. Basitleştirilen her sorun da popülizme teslim olur. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, öfkeyi büyüten değil, gerçeği görünür kılan bir tarım haberciliğidir.
Benim kanaatim şu: Türkiye’de pazar pahalıdır ama bu pahalılık tek başına tezgâhta başlamaz. Pahalılık tohumda başlar, mazotta büyür, gübrede derinleşir, elektrikte katlanır, yolda şişer, firede ağırlaşır ve pazarda görünür hale gelir. Tüketici son fiyatı gördüğü için öfkesini son halkaya yöneltir. Oysa son halka sadece aynadır. Aynaya kızarak yüzümüzdeki yarayı iyileştiremeyiz.
Asıl mesele, üreticinin kazanamadığı, tüketicinin ise pahalıya mahkûm edildiği bu bozuk düzeni değiştirmektir. Çiftçinin emeği korunmadan pazar ucuzlamaz. Üretim maliyeti düşmeden gıda enflasyonu kalıcı biçimde gerilemez. Tedarik zinciri kısalmadan tüketici rahatlamaz. Tarım stratejik bir alan olarak görülmeden de bu ülkenin sofrası güvence altına alınamaz.
Bugün domates üzerinden konuştuğumuz şey, aslında Türkiye’nin üretim düzenidir. Toprağa değer vermeyen bir ekonomi, eninde sonunda sofrada bunun bedelini öder. Çiftçiyi yalnız bırakan bir sistem, tüketiciyi de koruyamaz. Bu yüzden çözüm, pazarcıyı hedef göstermek değil; tarladan tezgâha kadar uzanan bütün yapıyı yeniden kurmaktır. Çünkü mesele domatesin kaç lira olduğu değil, o domatesin fiyatının içinde kimin emeğinin ezildiği, kimin cebinin boşaldığı ve kimin geleceğinin karardığıdır.