Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2026 yılının şubat ayında önümüze koyduğu rakamlar, aslında bir süredir sokakta, pazarda ve mutfakta soluduğumuz o ağır havanın resmi tescili niteliğinde. %4,84’lük Ocak ayı enflasyonu, piyasa beklentilerini bir kenara itip "ben buradayım" derken, bu rakamın ardındaki gerçek trajediyi en derinden hisseden kesim yine emeklilerimiz oldu. Kağıt üzerinde yıllık enflasyonun baz etkisiyle %30,65’e gerilemesi, makroekonomik tablolarda bir "iyileşme" gibi pazarlansa da, hayatın içindeki karşılığı maalesef bu kadar pembe değil. Zira baz etkisi karın doyurmuyor; aksine, fiyatların artış hızının yavaşlaması, halihazırda ulaşılamaz noktaya gelen etin, sütün ve peynirin fiyatının düşeceği anlamına gelmiyor.
Emekli maaşlarına yapılan zamların daha mürekkebi kurumadan Ocak ayı enflasyonuyla nasıl tırpanlandığını görmek, sosyal devlet anlayışı açısından oldukça düşündürücü. SSK ve Bağ-Kur emeklisinin aldığı zammın neredeyse yarısı tek bir ayda buhar olup uçtu.
Bu tablo bize şunu söylüyor: Emekli, henüz zamlı maaşını cebine koymadan, yeni yılın vergi, harç ve gıda zamları karşısında mağlup başlamıştır. TÜİK’in sepet güncelleyerek gıdanın ağırlığını %24,44’e çıkarması, aslında bir itiraftır; çünkü dar gelirli ve emekli için hayatın %80’i zaten gıda ve barınmadan ibarettir. Konut grubunun ağırlığının düşürülmesi ise, kira kıskacında kıvranan emeklinin gerçekliğiyle ne kadar örtüşüyor, orası büyük bir soru işareti. Sağlık grubundaki %14,85’lik rekor artış, yaş gereği eczane ve hastane kapısını en çok aşındıran emekliyi doğrudan hedef alırken, giyimdeki düşüşün emekli için bir anlamı yok; zira tenceresi kaynamayan birinin yeni bir palto hayali kurması bile artık lüks kategorisine giriyor.
2026-2028 Orta Vadeli Programı’nda (OVP) hedeflenen %16’lık yıl sonu enflasyonu, Ocak verisiyle birlikte henüz yolun başında ağır bir yara almıştır. Yılın kalanında %1’in altında bir aylık ortalama yakalama zorunluluğu, mevcut jeopolitik riskler ve gıda fiyatlarındaki mevsimsel katılık göz önüne alındığında, iyimser bir temenniden öteye geçememektedir. Emekliyi enflasyona ezdirmediğini iddia eden ekonomi yönetiminin, bu "reel erime" tablosunu acilen görmesi gerekiyor.
Rakamlar baz etkisiyle düşerken, mutfaktaki yangın sönmüyor; aksine emeklinin sofrasından her ay bir çeşit daha eksiliyor. Eğer ekonomi politikalarının başarısı sadece yıllık verilerdeki matematiksel düşüşle ölçülecekse, sokağın bu başarıyı alkışlamasını beklemek gerçek dışıdır. Bugün Türkiye’de emekli, bir ekonomi yönetimi deneyi değil, onurlu bir yaşam mücadelesi vermektedir ve bu mücadelenin Ocak ayı sonuçları, sosyal koruma kalkanlarının ne kadar delik deşik olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.