Dünya, kuryeyi gökyüzüne çıkarmaya hazırlanıyor. PwC’nin tahminine göre 2024’teki yaklaşık 13 milyon olan drone teslimatı, 2034’te 800 milyonu aşacak. Walmart ve Amazon siparişleri havadan ulaştıracak, teslimat maliyeti 2 dolara kadar inecek.

Kâğıt üzerinde müthiş bir sistem.

Siparişi veriyorsunuz, yarım saat sonra drone geliyor, paketi bahçenize bırakıyor ve sessizce uzaklaşıyor.

Peki Türkiye’de?

Bizde drone paketi bırakıp gidemez. Öncelikle apartmanın önünde en az üç kişiye hesap vermesi gerekir.

“Evladım, kime geldin?”

“Kaçıncı kata çıkacaksın?”

“Pakette ne var?”

“Kapıda ödeme mi?”

Bir de apartmanın emekli albayı vardır. Drone daha sokağa girerken balkondan seslenir:

“Uçuş iznin var mı senin?”

Drone teslimatının önündeki en büyük toplumsal engel teknoloji değil, kurye ile kurduğumuz duygusal bağdır.

Bizim için kurye yalnızca paket getiren kişi değildir. Mahallenin haber ajansı, hava durumu uzmanı ve ekonomik kriz gözlemcisidir.

Kapı açılır, kurye nefes nefese paketi uzatır.

“Kolay gelsin kardeşim, çok yoğun musunuz?”

“Abi sorma, bugün yüz yirmi paket var.”

“Motor ne yakıyor?”

“Benzine yine zam geldi abi.”

“Şirket yemek veriyor mu?”

“Yok abi.”

“Çay içseydin?”

Kurye aslında gitmek ister ama Türk misafirperverliği onu bırakmaz. Paket teslimatı üç dakika sürer, ülke ekonomisinin değerlendirilmesi on beş dakika.

Drone geldiğinde kiminle konuşacağız?

“Kolay gelsin drone kardeş, işler nasıl?”

Drone pervanesini çevirecek.

“Şarj kaç para oldu?”

Drone ışığını yakıp söndürecek.

“Patronlar sizi de mi taşerona verdi?”

Drone cevap vermeden havalanırsa arkasından alınırız:

“İnsan bir teşekkür eder!”

Şirketlerin drone peşinde koşmasının temel nedeni romantik değil, ekonomik. İnsan çalıştırmak pahalı, yakıt pahalı, araç bakımı pahalı, sigorta pahalı. Trafikte beklemek ise doğrudan zarar.

Drone açısından tablo daha kolay. Maaş istemiyor, yemek kartı beklemiyor, bayram mesaisi sormuyor. Trafik cezası yemiyor, motoruna benzin koymuyor. Patron açısından ideal çalışan profili.

Teslimat başına maliyetin 2 dolara düşmesi, dev perakende şirketlerinin iştahını kabartıyor. Teknoloji ilerledikçe insan emeğinin yerini makineler alıyor; önce kasalarda çalışanlar azaldı, ardından fabrikalarda robotlar çoğaldı, şimdi sıra kuryelere geldi.

Yalnız Türkiye’de ekonomik hesap her zaman planlandığı gibi işlemez.

Şirket, “Yakıt masrafından kurtulduk” diye sevinirken drone ilk gün elektrik kablosuna takılır. İkinci gün mahalledeki çocuklar sapanla düşürmeye çalışır. Üçüncü gün apartman yöneticisi ortak hava sahası kullanım bedeli ister.

Dördüncü gün drone kaybolur.

İlan verilir:

“Mahallemiz üzerinde çalışırken bağlantısı kesilen, gri renkli, dört pervaneli kuryemizi görenlerin insaniyet namına haber vermesi rica olunur.”

İnsanlık, yapay zekâyı geliştirdi. Sürücüsüz araç yaptı. Mars’a robot gönderdi. Siparişi gökyüzünden kapıya indirmeye hazırlanıyor.

Biz hâlâ adres tarif ederken şunları söylüyoruz:

“Eski belediye binasının oradan yukarı çık. Eskiden bakkal vardı, şimdi telefoncu olmuş. Telefoncuyu geçince çöp konteynerinin karşısındaki sarı bina. Ama bina sarı değil artık, geçen yıl maviye boyandı. Zil bozuk, gelince ara.”

Böyle bir adrese drone değil, göçmen kuş bile ulaşamaz.

Navigasyon drone’a “Hedefe vardınız” der. Drone aşağı bakar; aynı sokakta üç tane 12 numara, iki tane B Blok ve dört farklı “Güven Apartmanı” görür.

Hangisine inecek?

Apartman sakinleri de aşağıdan bağırmaya başlar:

“Biz sipariş vermedik!”

“Yan binaya gideceksin!”

“Orası Ayşe ablanın balkonudur!”

Drone koordinatı doğru sanıp üçüncü kattaki balkona yönelir. Balkonda çarşaflar, pijamalar, havlular ve mahallenin rüzgâr haritasını çıkaracak kadar çamaşır asılıdır. Drone, teslimat alanı ararken bir sağa bir sola manevra yapar; önce nevresime sürtünür, ardından iç çamaşırlarının arasından geçmeye çalışır.

Pervane sesiyle balkona çıkan Ayşe abla, karşısında ışıkları yanıp sönen kameralı cihazı görünce paniğe kapılır:

“Namahrem var! Bu bizi mi çekiyor?”

Drone, sistem gereği paketi bırakmak için biraz daha yaklaşır.

Ayşe abla durumu teknolojik gelişme olarak değil, doğrudan apartman mahremiyetine yönelik hava operasyonu olarak değerlendirir. Kapının arkasındaki Vileda sopasını kaptığı gibi savunmaya geçer.

“Git başka balkonu çek terbiyesiz!”

İlk hamlede drone çamaşır ipine takılır, ikinci hamlede pervanenin biri çarşafa dolanır. Üçüncü hamlede Ayşe ablanın Vileda sopası hedefi bulur ve milyarlarca dolarlık teslimat teknolojisi, içinde iki ekmek, bir yoğurt ve indirimli bulaşık tableti bulunan paketle birlikte alt kattaki Hasan Bey’in balkonuna düşer.

Karşı balkondaki Fatma teyze hemen olaya müdahil olur:

“Ayşe, vurma kız! Belki devlet gönderdi.”

Ayşe abla aşağıya bakıp son sözü söyler:

“Devlet gönderdiyse zile bassın!”

Gelecek havadan gelecek ama önce şehir yere basmalı

Drone teslimatı teknolojinin ulaştığı noktayı göstermesi açısından etkileyici. On yıl içinde yüz milyonlarca paketin havada dolaşması artık bilim kurgu değil. Maliyetler düşecek, teslimat süreleri kısalacak, özellikle kırsal bölgelerde ilaç ve acil ihtiyaçlara erişim kolaylaşacak.

Yine de her teknoloji, indiği şehrin gerçeklerine göre çalışır.

Düzenli yolları, açık adresleri, geniş teslimat alanları ve planlı yapılaşması olan kentlerde drone önemli bir çözüm olabilir. Balkonların birbirine baktığı, elektrik kablolarının sokakları örümcek ağı gibi sardığı, çatılarda uydu antenlerinin orman oluşturduğu şehirlerde ise çözümden çok yeni bir macera doğurabilir.

Belki bir gün Türkiye’de de drone teslimatı yaygınlaşır.

Ama Türk insanı son sözü mutlaka söyler.

Drone paketi balkona bırakıp havalanırken arkasından sesleniriz:

“Bir dakika kardeşim, aşağı kata da paket var mı?”

Cevap gelmezse de değerlendirmemiz hazırdır:

“Eski kuryeler daha efendiydi.”