Kocaeli’nin Darıca sahiline yaklaşık bir saat içinde üç ceset vurdu. İkisi kadın.

Henüz kimliklerini, nasıl öldüklerini ve bu ölümler arasında bağlantı bulunup bulunmadığını bilmiyoruz. Dolayısıyla kesinleşmemiş bir olay hakkında “kadın cinayeti” hükmü kuramayız.

Ama haberi okuyan herkesin aklından aynı soru geçti:

“Yine mi?”

Çünkü bu ülkede bir kadının cansız bedeninin bulunması artık şaşırtıcı bir istisna değil. Ayrılmak istediği için öldürülen, boşanmak istediği için vurulan, bir erkeği reddettiği için darbedilen, şikâyetini geri çekmediği için takip edilen kadınlar gündemin sıradan satırlarına dönüştü.

Asıl felaket de burada başlıyor.

Kadınlar öldürülüyor, isimleri birkaç gün konuşuluyor, ardından yeni bir kadın cinayeti eskisinin üzerini kapatıyor. Failin bahanesi ise neredeyse hiç değişmiyor:

Kıskançlık, öfke, tartışma, aldatılma şüphesi, reddedilme…

Hayır!

Bunlar neden değil. Bunlar, erkek şiddetini anlaşılır göstermeye yarayan ucuz mazeretlerdir.

Gerçek neden güçtür.

Daha doğrusu, kendisinden güçsüz gördüğü insan üzerinde sınırsız hak sahibi olduğuna inanan erkeklik anlayışıdır.

Cehaleti yalnızca okuma yazma bilmemek sanıyoruz.

Oysa cehaletin diploması, makamı ve unvanı olabilir. Hatta savcı olabilir.

İstanbul’da Özlem Yıldız’ın eski savcı E.G.’nin evinde ölü bulunması bunun çarpıcı örneklerinden biri. Olayın intihar olduğunu savunan eski savcı, “kadına karşı kasten öldürme” suçlamasıyla tutuklandı. Elbette nihai hükmü yargı verecek.

Ama gerçek değişmiyor: Savcı olmak hukuk bilgisi verebilir; vicdan, eşitlik duygusu ve insanlık garantisi vermez. Çünkü çocuklukta zihne yerleştirilen çürümüş erkeklik kodları, diploma alınca kendiliğinden silinmiyor.

Erkek çocuğuna daha küçücükken “Evin erkeği sensin” deniliyor.

Kız kardeşini sevmek yerine kontrol etmesi, korumak adı altında hayatına hükmetmesi öğretiliyor. Ağlamaması, geri adım atmaması, sözünü dinletmesi ve reddedilmeyi gurur meselesi yapması isteniyor.

Kız çocuğuna ise susması, idare etmesi, alttan alması ve ailenin sözde namusunu bedeninde taşıması öğretiliyor.

Sonra bu çocuklar büyüyor.

Biri sahip olmayı sevgi sanıyor. Diğeri hayatta kalmak için boyun eğmek zorunda bırakılıyor.

Töre yalnızca köyde, aşirette veya ülkenin belirli bir bölgesinde yaşayan eski bir gelenek değildir. Töre bazen bir adliye koridorunda cübbe giyer. Bazen üniversitede ders verir. Bazen plazada yönetici koltuğuna oturur. Bazen sosyal medyada kadınlara ahlak dersi verir.

Cehalet eğitim görünce kendiliğinden ortadan kalkmıyor.

Bazen yalnızca kravat takıyor.

Bu güç ve güçsüzlük meselesinin zihnime bu kadar yerleşmesinin nedeni yalnızca haberlerde gördüğüm cinayetler değil. Yıllar önce yaşadığım ve unutamadığım bir olay var.

Star gazetesinde çalışıyordum.

Batman’dan oyuncu olma hayaliyle evden kaçıp İstanbul’a gelen genç bir kız çat kapı gazeteye gelmişti. Ekibim onu odama yönlendirdi.

Adı Güldünya’ydı.

Oyuncu olmak istediğini ve haber yapılırsa tanınabileceğini söyledi. Ona oyunculuğun yalnızca haber olmakla mümkün olmayacağını, eğitim alması gerektiğini, ardından cast ajansları ve yapım şirketleri üzerinden ilerleyebileceğini anlattım.

Ama o kadar heyecanlı ve bir o kadar da korkmuştu ki…

Bana şu sözleri söyledi:

“Ben güçsüzüm, kimse beni tanımıyor. Güçlü olursam ağabeylerim bana zarar veremez.”

Bugün düşündüğümde anlıyorum ki Güldünya’nın anlattığı şey aslında bir oyunculuk hayali değildi.

Bir hayatta kalma planıydı.

Meşhur olmak istemesinin altında alkışlanma arzusu değil, tanınan bir insana zarar vermenin daha zor olacağına dair umudu vardı. Güçlü olursa yaşayabileceğini düşünüyordu.

Nasıl davranacağımı bilemedim.

Birkaç kare fotoğrafını çektim. Tanıdığım bir ajansa gönderdim. “Bu kıza sahip çıkın, önce oyunculuk kursuna gönderin, sonra yapım şirketlerine önerin” diye ricada bulundum.

Aradan yaklaşık bir ay geçti.

Haber merkezine bir haber düştü.

Güldünya sokak ortasında öldürülmüştü.

Sözde “namus temizlenmişti.”

Onu hayatta tutmaya gücüm yetmemişti. Elimde yalnızca çektiğim fotoğraf kalmıştı. O fotoğrafla manşeti attım:

“Güldünya’ya kıydılar, batsın bu dünya!”

Yıllar geçti ama Güldünya’nın o cümlesi zihnimden hiç çıkmadı:

“Güçlü olursam ağabeylerim bana zarar veremez.”

Bir insanın yaşayabilmek için güçlü, ünlü veya etkili olmak zorunda kaldığı yerde adalet yoktur.

Orada yalnızca güç sahiplerinin dokunulmazlığı vardır.

Güldünya’nın sözleri, çocukluğumdan beri zihnime takılan başka bir görüntüyle birleşiyor.

Mahallede oynadığımız günlerde arkadaşlarım bir arı yuvasına çomak sokmuştu. Arılar saldırınca kaçıştılar ve bir daha o yuvanın bulunduğu sokaktan geçmediler.

Çünkü arı karşılık vermişti.

Aynı çocuklar kuş yuvasındaki yumurtaları kırdıklarında ise o sokaktan korkmadan geçmeye devam ettiler.

Çünkü kuşun yumurtaları onları sokamazdı.

Daha o yaşlarda tehlikeli bir davranış biçimi ortaya çıkıyordu:

Kendisine karşılık verebilecek olandan kaçmak, savunmasız olanı ezmek…

Bugün kadınlara yönelen şiddetin önemli bir bölümünde de aynı korkak hesap var.

Bir kadın boşanmak istediğinde, bir erkeği reddettiğinde veya şikâyetçi olduğunda fail gerçekten kontrolünü mü kaybediyor?

Hayır.

Çoğu fail kime saldırabileceğini, kimin yalnız olduğunu, hangi kadının arkasında etkili bir güç bulunmadığını ve karşılığında nasıl bir bedel ödeyebileceğini hesaplıyor.

Failler öfkeden ne yaptıklarını bilmiyor değiller.

Tam tersine, kime yapabileceklerini çok iyi biliyorlar.

Soruyu açıkça soralım:

Öldürülen o kadın güçlü bir mafya liderinin, ülkenin etkili bir siyasetçisinin veya çok tanınmış bir kişinin kızı olsaydı aynı erkek, sırf boşanmak istediği ya da kendisini reddettiği için bu kadar kolay silaha sarılabilir miydi?

Çoğu elini bile kaldıramazdı.

Çünkü karşısında bir bedel, bir yaptırım ve kendisine dönebilecek gerçek bir güç olduğunu bilirdi.

Bu, kadınların yaşayabilmek için başka bir erkeğin, bir ailenin veya bir mafya düzeninin korumasına ihtiyaç duyması gerektiği anlamına gelmiyor.

Tam tersine, utanç tam da burada.

Bir kadının güvenliği babasının, ağabeyinin, soyadının, servetinin veya siyasi çevresinin gücüne bağlı olmamalı.

Her kadının arkasında aynı kararlılıkla durması gereken güç devlettir.

Fakat son bir ayda yaşananlara bakın.

Bir kadın, koruma kararı faile tebliğ edildikten birkaç gün sonra öldürüldü.

Bir başka kadın, hakkında defalarca uzaklaştırma kararı çıkarılan eski eşi tarafından sekiz kez bıçaklandı.

Kadınlar şikâyet ediyor, tehdit mesajlarını gösteriyor, “Beni öldürecek” diyor. Buna rağmen failler evlerinin, işyerlerinin ve sokaklarının önüne kadar gelebiliyor.

Kanun kâğıtta duruyor.

Fail sokakta dolaşıyor.

Kadın ise koruma kararını çantasında taşıyarak hayatta kalmaya çalışıyor.

Sonra cinayet gerçekleştiğinde herkes aynı şaşkınlığı oynuyor:

“Nasıl oldu?”

Nasıl olduğu belli.

Kadının yardım çığlığı ciddiye alınmadığı için oldu.

Tehdit, suçun habercisi sayılmadığı için oldu.

Uzaklaştırma kararını ihlal eden fail anında etkisiz hâle getirilmediği için oldu.

İyi hâl, haksız tahrik ve kravat indirimleriyle cezanın caydırıcılığı aşındırıldığı için oldu.

Kadına “Seni öldürürüm” diyen erkek hâlâ serbestçe dolaşabiliyorsa cinayet sürpriz değil, göz göre göre yaklaşan sonuçtur.

Kadın cinayetlerinin önemli bir kısmında aşk yoktur.

Mülkiyet duygusu vardır.

“Benim değilsen yaşayamazsın” diyen zihniyet sevgi değil, tahakküm üretir. Reddedilmeyi hazmedemeyen erkek âşık değildir; bir başka insanın iradesini tanımayan zorbadır.

Namus adına kadın öldüren insan namuslu değildir.

Boşanmak isteyen kadına silah doğrultan güçlü değildir.

Kendisinden güçsüz gördüğü kadına saldıran cesur değildir.

Bunların tamamı, güçlü karşısında susup güçsüz karşısında kabaran korkaklığın farklı biçimleridir.

Güldünya meşhur olamadı.

Ama söylediği o cümle, bu ülkenin kadınlara sunduğu hayatın en sert özeti olarak kaldı:

“Güçlü olursam bana zarar veremezler.”

Bir kadın yalnızca güçlü, ünlü veya nüfuzlu olduğunda korunabiliyorsa orada hukuk işlemiyor demektir. Bir kadının dokunulmazlığı soyadından değil, yurttaşlığından gelmelidir.

O gün manşete “Güldünya’ya kıydılar, batsın bu dünya!” yazmıştım.

Bugün o manşetin altına bir cümle daha ekliyorum:

Güçlüden korkup güçsüzü öldüren bu düzenin adı namus değil, örgütlenmiş korkaklıktır.