Bir ülkenin kaderi bazen büyük meydanlarda, yüksek kürsülerde, kalın kalkınma planlarında değil; küçük bir odada, bir kartvizitin yırtıldığı anda belli olur.

Mahmut Erdal’ın Ankara Radyosu’na uzanan hikâyesi bu yüzden yalnızca Türk halk müziği tarihinin güzel bir hatırası değildir. Aynı zamanda bir memleket ahlakı dersidir.

Anlatıya göre genç ozan, 1955 yılında dönemin güçlü siyasetçilerinden Refik Koraltan’ın referans kartvizitiyle Muzaffer Sarısözen’in karşısına çıkar. Sarısözen kartviziti okumadan yırtar, çöp tenekesine atar ve tek bir şey söyler:

“Çıkar bakalım sazını.”

Mahmut Erdal sazını çıkarır, Sıtkı Baba’ya ait “Ah Edip Ağlamak Bana mı Düşmüş”ü çalıp söyler. Sarısözen’in aradığı cevap artık karşısındadır; hükmünü tek cümleyle verir:

“İşte tavsiye mektubu budur.”

***
İşte liyakat budur. Referansın değil, sesin konuşmasıdır. Kartvizitin değil, maharetin tartılmasıdır. Kapıyı açanın nüfuz değil, emek olmasıdır. Bir memleketi büyüten şey de tam olarak budur: İnsanların kimden geldiğine değil, ne bildiğine bakmak.

Türkiye’nin gelişememesinin, daha doğrusu potansiyelini hak ettiği ölçüde hayata geçirememesinin en temel sebeplerinden biri tam da burada yatıyor. Biz yıllardır sazı dinlemek yerine kartviziti okuyoruz. İşin ehline değil, yakınına; bilgisi olana değil, sadakati görünene; kurumun ihtiyacına değil, siyasetin hesabına bakıyoruz.

Sonra da dönüp soruyoruz: Neden ekonomi güven vermiyor? Neden eğitim sıçrama yapamıyor? Neden bilim üretilemiyor? Neden kurumlar yıpranıyor? Neden gençler gitmek istiyor?

Cevap acı ama basit: Çünkü liyakat kaybolduğunda yalnızca görevler yanlış insanlara verilmez; doğru insanların umudu da elinden alınır.

Bir kurumun başına alanının en iyisini değil de “uygun görüleni” koyarsanız, o kurumun tabelası yerinde kalır ama ruhu boşalır. Merkez Bankası binası durur, istatistik kurumu rapor yayımlar, futbol federasyonu seçimini yapar, banka yönetim kurulu toplanır, hastane kapısında hasta bekler; fakat toplumun zihninde tek bir soru büyür:

“Bu koltuğa hangi bilgiyle, hangi birikimle, hangi ölçütle gelindi?”

Bu soru bir kez yerleşti mi, güven çatlar.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın son yıllarda sık başkan değişiklikleriyle gündeme gelmesi yalnızca bir görev değişikliği trafiği değildir. Bu tablo, para politikasında istikrar ve kurumsal hafıza açısından başlı başına tartışma konusudur. Başkanların kısa sürelerle değişmesi, piyasanın hafızasına şu soruyu kazımıştır:

“Kurum mu karar verir, siyaset mi?”

Aynı mesele TÜİK’te de karşımıza çıkıyor. Enflasyonun, işsizliğin, büyümenin ölçüldüğü kurumda başkan değişiklikleri yalnızca bürokratik tasarruf olarak görülemez. Elbette her atama tek başına “liyakatsizlik” diye damgalanamaz; ancak zamanlama, kurumun zaten tartışmalı olan veri güvenilirliği meselesiyle birleştiğinde toplumda yeni bir kuşku doğurur. Çünkü istatistik kurumu güven kaybederse, vatandaş yalnızca rakamlara değil, devlete de şüpheyle bakmaya başlar.

Ekonomide liyakat meselesi burada bitmiyor. Kamu bankalarının yönetim kurullarına siyasetten, spordan ya da farklı bürokratik alanlardan gelen isimlerin taşınması yıllardır aynı başlık altında tartışılıyor. Bir güreşçinin, eski bir siyasetçinin, farklı bir kamu kurumunun başındaki ismin banka yönetiminde yer alması kişilerin şahsından bağımsız olarak şu soruyu büyütüyor:

Kamu bankası yönetmek için aranan temel ölçüt nedir?

Bankacılık bilgisi mi? Finans tecrübesi mi? Kurumsal yönetim birikimi mi? Yoksa sistemin içinde doğru yerde durmak mı?

Bu soruya açık, nesnel ve ikna edici bir cevap verilemediğinde kamu kaynağının yönetimi de tartışmalı hâle gelir. Çünkü kamu bankaları herhangi bir şirket değildir. Arkasında milletin birikimi, emeği, vergisi ve geleceği vardır.

Futbolda da tablo farklı değil. Türkiye Futbol Federasyonu başkanlığı gibi milyonları ilgilendiren bir makam, yalnızca sportif bir koltuk değildir. Futbol ekonomidir, diplomasi alanıdır, gençlik meselesidir, toplumsal psikolojidir. Böyle bir makamdaki kişinin hakemleri odaya kilitlemesi gibi geçmişte yaşanan tartışmalar, yöneticilik anlayışı ve kurumsal temsil meselesi doğal olarak sorgulanır. Sorulması gereken yine aynıdır:

Bu koltuk, hangi ehliyetle dolduruluyor?

Bilim kurumlarında da aynı yara açıldı. Ankara Hayvanat Bahçesi Müdürlüğü geçmişiyle bilinen bir ismin TÜBİTAK ULAKBİM gibi bilim ve bilgi altyapısıyla doğrudan ilişkili bir kurumda görevlendirilmesi yıllar önce kamuoyunda “alan uyumu” ve “kurumsal ehliyet” tartışması yaratmıştı. Bir kişi idarecilik yaptığını, farklı yayıncılık tecrübeleri olduğunu savunabilir. Bu savunma elbette dinlenir. Fakat mesele yine kişiden büyüktür:

Bilim kurumlarında ölçüt, alanın ruhuna uygunluk olmak zorundadır.

Çünkü bilim, sadakatle değil, yetkinlikle ilerler. Bilim kurumunun kapısında da kartvizit değil, birikim konuşmalıdır.

Sağlıkta da aynı mesele karşımıza çıkıyor. Başhekimlik, yalnızca beyaz önlük giymiş birinin idari masaya oturması değildir. Bir hastanenin tıbbi kalitesinden hekimlerin çalışma düzenine, hasta güvenliğinden kriz yönetimine kadar doğrudan insan hayatına dokunan ağır bir sorumluluktur.

Bu yüzden pratisyen hekimlerin başhekim yapılması tek başına “hukuken imkânsız” bir durum olmasa bile, özellikle uzman hekimlerin bulunduğu hastanelerde ciddi bir liyakat ve yönetim ehliyeti tartışması doğurur. Burada mesele pratisyen hekimleri küçümsemek değildir. Pratisyen hekimlik de sağlık sisteminin vazgeçilmez ve saygın bir alanıdır. Mesele, sağlık gibi hata kaldırmayan bir alanda yönetici seçiminde ölçütün ne olduğudur.

Bir hastanede yıllarını uzmanlık alanına, klinik tecrübeye ve sağlık yönetimine vermiş hekimler varken, başhekimlik koltuğuna kimin, hangi kriterle oturtulduğu topluma açıkça anlatılamıyorsa, orada yalnızca bir atama değil, güven sorunu vardır.

Çünkü hastane yönetimi deneme yanılma kaldırmaz. Ekonomide yanlış karar fakirleştirir, eğitimde yanlış karar kuşakları eksiltir, adalette yanlış karar vicdanı yaralar; sağlıkta yanlış karar ise doğrudan cana dokunur.

Liyakat bu yüzden yalnızca diploma meselesi değildir. Diploma önemlidir ama yetmez. Liyakat; bilgi, tecrübe, ahlak, sorumluluk, kurumsal bilinç ve hesap verebilirlik toplamıdır. Bir insan okul bitirmiş olabilir ama ehil olmayabilir. Bir insan okul bitirmemiş olabilir ama bazı alanlarda olağanüstü bir birikime sahip olabilir.

Asıl mesele şudur:

O görev için nesnel ölçüt var mı?

Yarış var mı?

Denetim var mı?

Hesap verme var mı?

Başarısızlığın bedeli var mı?

Türkiye’de liyakat sorunu tam da bu yüzden derindir. Çünkü mesele yalnızca “kim atandı?” meselesi değildir. Mesele, “neden o atandı?” sorusuna toplumun ikna edici cevap alamamasıdır.

Bu cevap verilemediğinde devletin duvarları ayakta kalsa da vatandaşın güveni yıkılır. Genç mühendis şunu düşünür:

“Ben çalışsam ne olacak?”

Genç akademisyen şunu sorar:

“Ben üretsem kim görecek?”

Genç doktor içine kapanır:

“Ben yıllarımı versem, nöbet tutsam, uzmanlaşsam, yine de ölçüt bu mu olacak?”

Genç bürokrat susar:

“Ben doğruyu söylesem kim dinleyecek?”

Sanatçı, bilim insanı, ekonomist, hukukçu, öğretmen, hekim aynı duvara çarpar:

Kartvizit sazın önüne geçmiştir.

Oysa Türkiye’nin insan kaynağı eksik değildir. Bu ülkenin köylerinden Mahmut Erdal’lar çıkar. Okullarından Aziz Sancar’lar, laboratuvarlarından parlak bilim insanları, sahalarından büyük sporcular, üniversitelerinden güçlü ekonomistler, bürokrasisinden dürüst memurlar çıkar. Sorun insan yokluğu değil; insanı yerine koyamama meselesidir.

Bir memleket liyakati kaybettiğinde önce kurumlarını, sonra adalet duygusunu, en sonunda da geleceğe inancını kaybeder.

Bugün bize düşen şey, Muzaffer Sarısözen’in yaptığı kadar basit ama cesur bir şeydir:

Kartviziti yırtmak ve sazı dinlemek.

Kim getiriyor değil, ne biliyor?

Kimin yakını değil, hangi işi başarmış?

Hangi siyasi çevreden geliyor değil, hangi kamu yararını üretecek?

Hangi koltuğa oturtuldu değil, o koltuğun hakkını verebilecek mi?

Türkiye’nin gerçek kalkınma meselesi budur. Yol, köprü, bina, tabela, kampanya, strateji belgesi… Hepsi önemlidir. Ama işin başına ehil insanı koymadığınızda en büyük proje bile içten içe çürür.

Çünkü liyakatsizliğin maliyeti yalnızca kötü yönetim değildir; aynı zamanda iyi insanların sistem dışına itilmesidir.

Belki de en büyük kaybımız budur:

Kartviziti olmayanların sazını hiç dinlememek.

Sonra memleketin her köşesinde aynı türkü yankılanıyor:

“Ah edip ağlamak bana mı düşmüş?”

Evet, bazen insan düşünüyor; acaba bu konulara hiç girmesek mi? Görmesek, duymasak, yazmasak mı?

Ama kartvizitler sazları susturdukça, susmak da suça ortak olmak demektir.

O yüzden ah edip ağlamak da bize düşer, yazıp uyarmak da.

Çünkü bu ülke, kartvizitlerin değil; sazını çıkarıp kendini ispat edenlerin omuzlarında yükselecek.