2025 yılı, Türkiye ekonomisinin yalnızca bilanço kalemleriyle değil, insan hayatlarıyla ölçüldüğü bir yıl olarak hafızaya kazındı. Bir tarafta Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in temsil ettiği, “sabır”, “dezenflasyon” ve “rasyonel zemin” kavramlarıyla örülmüş bir makro anlatı vardı; diğer tarafta ise kirayı denkleştiremeyen, çocuğunu üniversiteye gönderip gönderemeyeceğini düşünen, dükkânının anahtarını cebinde evirip çeviren milyonların sessiz ama derin öfkesi. İki Türkiye aynı yılın içinde, aynı takvim yapraklarında yaşadı; fakat birbirini hiç görmedi.

Ekonomi yönetimi açısından bakıldığında hikâye nettir: Rezervler toparlandı, CDS geriledi, cari açık daraldı. Uluslararası yatırımcı sunumlarında slaytlar daha az kırmızı, daha çok gri ve yeşil renge büründü. “Geçiş süreci” denildi, “2025 zor olacak ama 2026 daha iyi” vaadi tekrarlandı. Bu anlatının teknik olarak yanlış olduğu söylenemez. Ancak asıl soru, doğru olmasının yeterli olup olmadığıdır. Çünkü ekonomi yalnızca doğru grafiklerden değil, o grafikleri taşıyacak toplumsal sabırdan beslenir. 2025 itibarıyla o sabır değil, doğrudan takat tükenmiştir.

Sokakta yaşanan gerçeklik, makro vitrinle neredeyse temas etmeyen bir mikro çöküşü işaret etti. Enflasyon hız kesmiş olabilir; fakat fiyatlar tepe noktasında kaldı. Maaşlar nominal olarak arttı ama satın alma gücü buharlaştı. İktisatçı Mahfi Eğilmez’in yıllardır ısrarla vurguladığı gibi mesele maaşın kaç lira olduğu değil, o maaşla neyin alınabildiğidir. 2025’te geniş toplum kesimleri için cevap nettir: Daha az gıda, daha kötü barınma, daha sınırlı bir hayat. Bu tabloyu “acı reçete” olarak tanımlayanlar oldu. Özgür Demirtaş gibi isimler, gecikmiş ortodoks politikanın bedelinin ağırlaştığını söyledi. Haklıydılar. Ancak reçetenin kime, ne dozda verildiği sorusu hep yanıtsız kaldı.

Gelir dağılımı makası 2025’te yalnızca açılmadı, adeta koptu. Yüksek faiz, nakdi olan için risksiz bir kazanç alanı yarattı. Aynı faiz, borçla yaşayan milyonlar için hayatı imkânsızlaştırdı. Bu denklemde “orta sınıf” sessiz sedasız tasfiye edildi. Esnafın kepenk kapatması yalnızca bir işletmenin kapanması değildir; o mahalledeki gündelik hayatın, sosyal bağların ve yerel ekonominin de çöküşüdür. Günde yüzlerce esnafın iflas ettiği bir ülkede, “büyüme var” demek teknik olarak mümkün olabilir; fakat toplumsal olarak inandırıcı değildir.

Krizin en yakıcı yüzü ise barınma alanında ortaya çıktı. Konut, yatırım aracı olmaktan çıkıp erişilemeyen bir lükse dönüştü. Resmi kira artış oranlarıyla piyasa gerçekliği arasındaki uçurum, hukuku da fiilen işlevsiz hale getirdi. Kiracıyla ev sahibi karşı karşıya geldi; devlet bu çatışmada düzenleyici rolünü kaybetti. Üniversite öğrencileri için mesele artık eğitim değil, hayatta kalmaydı. “Bu ay kirayı ödeyebilir miyim?” sorusu, ders notlarının önüne geçti. Van’da protesto eden öğrencilerin yurttan atılma tehdidiyle karşılaşması, barınma hakkının nasıl bir baskı aracına dönüştüğünü açıkça gösterdi. Bu, ekonomik krizin otoriter reflekslerle birleştiği en tehlikeli eşikti.

Emek cephesinde de benzer bir varoluşsal refleks gelişti. Metalden tekstile, sağlıktan belediye hizmetlerine kadar uzanan grev ve iş bırakmalar, yalnızca ücret pazarlığı değildi. “Geçinemiyoruz” sloganı, bir sendikal talep olmanın ötesine geçerek toplumsal bir ortak paydaya dönüştü. Gaziantep’te eylem yasaklarına rağmen direnen işçilerle, “eziyet yönetmeliği”ne karşı iş bırakan hekimler arasında görünmez bir bağ vardı: İnsan onuruna yakışır bir yaşam talebi. Devletin bu taleplere verdiği yanıt ise çoğu zaman güvenlik dili oldu. Oysa güvenliği tehdit eden şey protesto değil, umutsuzluktur.

Vergiler, harçlar ve cezalar cephesinde yaşanan yeniden değerleme şoku, enflasyonla mücadelede devletin kendi eliyle yarattığı bir çelişkiydi. Ehliyet, pasaport, trafik cezaları gibi kalemlerin bir anda lüks haline gelmesi, vatandaşın devleti bir hizmet sağlayıcıdan ziyade tahsilat makinesi olarak görmesine yol açtı. Market boykotları bu ruh halinin doğal sonucuydu. İnsanlar fiyatları düşürmedi belki ama ilk kez “Ben de bir aktörüm” deme ihtiyacı hissetti.

Bütün bunların üzerine bir de sosyolojik kopuş eklendi. Sokak röportajları, ana akım medyanın dolduramadığı boşluğu doldurdu. Mikrofon uzatılan her vatandaş, kendi hayat hikâyesiyle ekonominin gerçek yüzünü anlattı. Buna verilen cezai tepkiler, “Hem yoksullaştırıyorlar hem de susmamızı istiyorlar” duygusunu pekiştirdi. Gençler içinse çıkış yolu giderek daha netti: Gitmek. Yurt bulamayan, iş bulamayan, hayal kuramayan bir kuşak, başarı hikâyelerini artık ülke içinde değil, ülke dışında arıyor. Bu bir beyin göçü değil, bir gelecek göçüdür.

2026’ya girerken risk tam da burada yatıyor. Makro göstergeler biraz daha iyileşebilir. Enflasyon düşebilir, büyüme toparlanabilir. Fakat 2025’te yıpranan toplumsal doku onarılmazsa, bu iyileşmenin zemini kalmaz. “2026 daha iyi olacak” vaadi, ancak gelir adaletsizliğiyle gerçek bir yüzleşme olursa anlam kazanır. Aksi halde vatandaş için bu cümle, artık umut değil, yankısız bir ezberdir.

2025 bize şunu öğretti: Ekonomi yalnızca rakamlar değildir. Ekonomi, barınacak ev, kapanmayan dükkân, gelecek hayali kurabilen gençtir. Sabır telkin edilebilir; fakat tükenen takat geri çağrılamaz. Bundan sonrası, ya bu gerçeği kabul edip rotayı insan hayatına göre ayarlamak ya da vitrinle sokak arasındaki mesafenin daha da açılmasına razı olmak meselesidir. Bu tercih, 2026’nın değil, Türkiye’nin kaderini belirleyecektir.