Dünya Ekonomik Forumu, kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizliğin tamamen kapanması için insanlığın yaklaşık 120 yıla daha ihtiyacı olduğunu söylüyor.
İlk bakışta insanın içinden “O kadar da uzun değilmiş” demek geliyor. Sonuçta biz, birkaç yılda tamamlanacağı açıklanan projelerin torunlara miras kaldığı bir ülkede yaşıyoruz. 120 yıl, Türkiye’nin alışık olduğu takvimlerle bakıldığında neredeyse “yakında” sayılabilir.
Fakat küçük bir ayrıntı var: Bu 120 yıllık tahmin, dünyanın ilerlemeye devam edeceği varsayımına dayanıyor. Yani saat çalışacak, takvim yaprakları düşecek ve insanlık ağır da olsa aynı yönde yürüyecek.
Türkiye’de ise eşitlik saati yalnızca yavaş işlemiyor. Bazen duruyor, bazen geri kalıyor, zaman zaman da pili çıkarılıp çekmeceye konuluyor.
Bu nedenle dünyanın 120 yılda ulaşmayı umduğu noktaya Türkiye’nin ne zaman varacağını takvimle hesaplamak pek mümkün değil. Çünkü mesele yalnızca mesafe değil; bizim pusulanın zaman zaman başka yönü göstermesi.
WEF’in 145 ülkeyi kapsayan Küresel Cinsiyet Farkı 2026 raporuna göre dünyada cinsiyet uçurumunun yüzde 69,2’si kapanmış durumda. Geçen yıla göre ilerleme yalnızca 0,4 puan.
Bu hızla tam eşitliğe 2146 yılında ulaşılması bekleniyor.
Bugün doğan bir kız çocuğu o günü göremeyecek. Büyük ihtimalle onun çocuğu da göremeyecek. Torunu umut edebilir, torununun torunu ise gelişmeleri yakından takip edebilir.
Tabii insanlık bu arada fikrini değiştirmezse…
Çünkü kadınların siyasi alanda güçlenmesi 2006’dan sonra ilerlemiş, ancak 2016’dan itibaren gerilemeye başlamış. Demek ki eşitlik düz bir yol değil. İlerlediğinizi sanırken bir bakıyorsunuz, aynı kavşağa geri dönmüşsünüz.
Türkiye bu kavşağı iyi bilir.
Bizde kadınların eşitliği çoğu zaman anayasal bir hak olarak değil, aile içinde görüşülmesi gereken bir gündem maddesi gibi ele alınıyor. Kadının çalışması, siyasete girmesi, gece dışarı çıkması, ne giyeceği, kaç çocuk doğuracağı ve hatta nasıl güleceği üzerine herkesin bir fikri var.
Kadının kendi fikrine sıra geldiğinde ise toplantı süresi doluyor.
İş dünyasında da manzara çok farklı değil. Kadınlar eğitim alıyor, meslek sahibi oluyor, şirketlere giriyor ve yönetim basamaklarını tırmanıyor. Fakat asansör, karar katına yaklaşınca nedense arıza veriyor.
Dünya genelinde üst düzey yönetici pozisyonlarının yalnızca yüzde 19,1’inde kadınlar bulunuyor. Yani şirketler çeşitlilik raporlarında kadınlara geniş yer ayırıyor ama kasanın, yatırım kararlarının ve gerçek yetkinin bulunduğu koltuklar hâlâ büyük ölçüde erkeklere ayrılıyor.
Kadın toplantıya katılabiliyor; toplantının gündemini ise çoğunlukla erkekler belirliyor.
Siyasette de benzer bir dekor var. Kadınlara bakanlık veriliyor ama yüksek ekonomik ve siyasi etkiye sahip bakanlıkların yalnızca onda biri kadınlara bırakılıyor. Kadınlara sosyal politika, aile ya da kültür alanları uygun görülürken para, güvenlik, enerji ve dış politika masaları hâlâ “ağır işler” kategorisinde değerlendiriliyor.
Sanki bütçe rakamları erkek sesi duyunca daha kolay toplanıyor.
Üstelik geleceğin dünyası da geçmişten daha eşit görünmüyor. Kadınlar, yapay zekâ mühendislerinin beşte birinden azını oluşturuyor. İnsanlığın geleceğini şekillendirecek algoritmalar yine çoğunlukla erkekler tarafından yazılıyor.
Böyle giderse yapay zekâ bizden daha hızlı düşünecek ama bizim eski önyargılarımızı kullanacak.
Makine öğrenmesi ilerleyecek, insan öğrenmesi yerinde sayacak.
İzlanda’nın 17 yıldır cinsiyet eşitliğinde dünyanın zirvesinde bulunması bu nedenle tesadüf değil. Ülke yüzde 93’e ulaşmış durumda. Finlandiya yüzde 87,2, Norveç yüzde 85,7 seviyesinde.
Bu ülkelerin sırrı kadınları yılda bir kez çiçekle hatırlamaları değil. Eşitliği eğitimden çalışma hayatına, siyasetten sosyal güvenliğe kadar kalıcı bir devlet politikası hâline getirmeleri.
Türkiye’de ise kadınlar konusunda çok konuşuluyor ama kadınlarla yeterince konuşulmuyor. Her 8 Mart’ta eşitlik mesajları yayımlanıyor, ertesi gün hayat eski ayarlarına dönüyor. Kurumların sosyal medya hesaplarında kadınlar “baş tacı” yapılıyor; karar masalarında ise sandalye sayısı değişmiyor.
Zaten sorun da tam burada başlıyor.
Kadının baş tacı olmaya değil, eşit yurttaş olmaya ihtiyacı var. Çünkü baş tacı dediğiniz şey yüksekte durur ama karar veremez.
Türkiye’nin önündeki mesafe, yalnızca kadınların iş gücüne katılımını artırmakla kapanmayacak. Eğitimde fırsat eşitliği, eşit işe eşit ücret, siyasette gerçek temsil, bakım yükünün paylaşılması, şiddete karşı etkili koruma ve kadınların ekonomik bağımsızlığı aynı anda güçlenmedikçe takvim ilerlemeyecek.
Bir alanda iki adım atıp başka bir alanda üç adım geri gidersek 120 yıl sonra eşitliğe değil, yine aynı tartışmaya ulaşırız.
Muhtemelen 2146 yılında bir televizyon programında şu soru konuşulur:
“Kadınlar yönetici olmaya hazır mı?”
Stüdyoda beş erkek bu konuyu hararetle tartışırken bağlantıya alınan tek kadın, reklam arasına yetişemeden yayından çıkarılır.
Dünyanın eşitlik için 120 yıla ihtiyacı olabilir. Türkiye’nin ise önce saati çalıştırması, sonra yönünü belirlemesi gerekiyor.
Aksi hâlde bize 120 yıl değil, 120 yılın üzerine birkaç “eylem planı”, birkaç “çalıştay”, sayısız iyi niyet açıklaması ve belirsiz süreli bir erteleme daha gerekecek.
Eşitlik trenini kaçırmadığımızı söylüyoruz.
Doğrudur.
Çünkü tren hâlâ istasyona gelemedi.