Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) 12 Mart 2026 tarihli Para Politikası Kurulu toplantısında faiz indirimlerine ara vererek politika faizini %37’de sabit bırakması, reel sektörde "yüksek faiz/düşük talep" döngüsünün uzayacağı beklentisini güçlendirdi. Kredi sigortası devi Coface tarafından yayınlanan analizler, Ocak ayındaki 100 baz puanlık indirimin yarattığı iyimserliğin yerini, sıkı likidite koşulları nedeniyle nakit akışı yönetimi endişelerine bıraktığını gösteriyor. Şirketlerin hem yeni finansmana erişimi zorlaşıyor hem de mevcut ticari alacakların tahsilat süreleri uzuyor.
Finansman maliyetleri ve dezenflasyon patikasında sapma riski
Coface Ekonomisti Seltem İyigün, 2025 yılında ivme kaybeden dezenflasyon sürecinin, 2026 başında küresel petrol fiyatları ve gıda maliyetlerindeki artışla birlikte daha zorlu bir rotaya girdiğini vurguladı. TCMB’nin enflasyonist etkileri sınırlamak amacıyla likiditeyi sıkılaştırması, finansman maliyetlerinin reel sektör üzerinde bir süre daha baskı oluşturmaya devam edeceği anlamına geliyor. İyigün, iç piyasadaki yavaşlamanın küresel belirsizlikler nedeniyle ihracat kanalıyla telafi edilemediğine dikkat çekiyor.
Hürmüz krizi sadece enerji değil hammadde düğümü demek
Orta Doğu’daki jeopolitik risklerin Türkiye ekonomisine yansıması sadece enerji fiyatları üzerinden olmuyor. Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklık, Türkiye imalat sanayisinin can damarı olan petrokimya ve plastik hammadde tedarikini de doğrudan tehdit ediyor. Bölgeden yapılan ithalatın sekteye uğraması, halihazırda yüksek borçluluk ve düşük karlılıkla mücadele eden reel sektör için "üretim durması" riskini masaya getiriyor.
Ticari alacaklarda tahsilat zinciri kopma noktasında
Yüksek faiz ortamının sürdüğü bu dönemde, şirketler arası ödeme zincirindeki gecikmeler kritik bir eşiğe yaklaştı. Coface değerlendirmesine göre, firmaların nakit akışlarını saniyeler bazında izlemeleri ve müşteri risk analizlerini radikal şekilde güçlendirmeleri gerekiyor. Tahsilat sürelerindeki uzama, sermayesi kısıtlı olan KOBİ'lerin operasyonel sürdürülebilirliğini doğrudan tehdit eden bir unsur olarak öne çıkıyor.





