Türkiye’de devletin kayıtlarında görünmeyen ama kararları eksiksiz uygulanan çok güçlü bir kurum vardır: Komşu Bakanlığı.

Binası yoktur, bütçesi açıklanmaz, personel alımı yapılmaz. Buna rağmen sağlık, ekonomi, eğitim, aile ve dış ilişkiler dâhil olmak üzere her konuda faaliyet gösterir. Bakanlığın merkez teşkilatı apartman girişinde, taşra teşkilatı balkonlarda, iletişim merkezi ise WhatsApp gruplarındadır.

En güçlü olduğu alan sağlıktır.

Bir anne, çocuğunu çocuk endokrinoloji uzmanına götürür. Doktor sorar:

“Şikâyetiniz nedir?”

Anne son derece ciddi bir ifadeyle cevap verir:

“Hocam, bizim komşu çocuğun gelişmediğini söyledi.”

Doktor çocuğun boyunu ölçer, kilosuna bakar, büyüme eğrisini inceler, anne ve babanın boyunu hesaplar. Çocuk yaşına göre normaldir.

“Herhangi bir sorun görünmüyor” der.

Anne ikna olmaz:

“Ama hocam, komşu bir tahlil yaptırın dedi.”

Doktorun elinde altı yıllık tıp eğitimi, uzmanlık, yan dal, bilimsel yayınlar ve yüzlerce hasta vardır. Komşunun elinde ise çocuğu asansörde yedi saniye görmüş olmanın verdiği eşsiz bir klinik tecrübe…

Böyle bir otorite karşısında tıp biliminin işi gerçekten zor.

Doktor, “Çocuğun büyüme hızı normal” der.

Komşu, “Bana biraz kısa geldi” der.

Bilim yüzdelik dilimlerle konuşur, komşu göz kararıyla teşhis koyar. Doktorun büyüme eğrisi vardır, komşunun ise “Bizim üst kattakinin oğlu bundan uzundu” şeklinde çalışan son derece gelişmiş bir karşılaştırma sistemi…

Aile bu kez erkek çocuğunun mahrem gelişimi konusunda kaygılanır. Uzman gerekli değerlendirmeyi yapar ve yaşına göre bir sorun bulunmadığını söyler. Anne yine aynı yere döner:

“Hocam, bizim komşu normal olmadığını söyledi.”

İşte tam burada tıp literatürü çaresiz kalır. Çünkü komşu yalnızca çocuk doktoru değildir; aynı zamanda çocuk endokrinoloğu, ürolog, psikolog ve gerektiğinde aile büyüğüdür. Üstelik muayenehanesi de ücretsizdir. Tek şartı, başkasının hayatına sınırsız erişimdir.

İlaç konusunda da benzer bir düzen işler.

Doktor hastayı muayene eder, tanı koyar ve ilaç yazar. Hasta eve gelir, kutuyu masanın üzerine bırakır. İlacı daha eline almadan kapı çalar. Komşu gelmiştir.

Kutuyu görür görmez yüzü değişir:

“Aman sakın bunu kullanma!”

“Neden?”

“Ben kullandım, bana hiç yaramadı.”

Komşunun tansiyonu, hastalığı, yaşı ve kullandığı diğer ilaçlar tamamen farklıdır. Fakat bunlar küçük ayrıntılardır. Türkiye’de bir ilaç bir komşuya iyi gelmediyse Sağlık Bakanlığının ruhsat vermiş olması zaten başlı başına şüphelidir.

Ardından çantasından başka bir kutu çıkarır:

“Sen bunu kullan. Yarısı duruyor.”

Reçete yok, muayene yok, son kullanma tarihine ilişkin net bir bilgi yok. Ama tavsiye çok güçlü. Çünkü kutu poşetin içinden, “Bunu kayınvalideme de verdik” cümlesi eşliğinde çıkmıştır.

Komşuluk yalnızca sağlığımızı değil, ekonomimizi de yönetir.

Bir apartmanda biri yeni elektrik süpürgesi aldığı anda diğer dairelerde olağanüstü hâl ilan edilir.

“Karşı komşu almış.”

“Alsın, bize ne?”

“Kadının evi zaten küçücük. Ona lazımsa bize hayli hayli lazım.”

Ekonomide buna “gösteriş tüketimi” deniyor. Bizdeki adı daha sadedir:

“El âlemde var.”

Ailenin eski süpürgesi hâlâ çalışmaktadır. Hatta o kadar iyi çalışmaktadır ki halının püsküllerini içine çekip aile içinde küçük çaplı bir kriz çıkarabilmektedir. Fakat artık görevini tamamlamıştır. Çünkü karşı komşunun süpürgesi internete bağlanıyor, harita çıkarıyor ve evde kimsenin girmediği odaları bile biliyordur.

Böylece ev ekonomisinin para politikası toplantısı başlar.

“Kaç para?”

“On iki taksit.”

“Bizim kartta yer var mı?”

“Yer yok ama açarız.”

Merkez Bankası kredi büyümesini sınırlamaya çalışırken komşu, tek cümleyle parasal genişlemeyi başlatır:

“Biz aldık, çok memnunuz.”

Bu cümle ekonomimizin gizli teşvik paketidir.

Komşu perdeyi değiştirir, karşı dairenin salonu bir anda yoksulluk sınırının altına düşer. Komşu arabasını yeniler, sizin otomobil ertesi sabah marşa suçluluk duygusuyla basar. Komşunun çocuğu özel okula gider, sizin çocuk devlet okulunda değil de adeta hayata küsmüş gibi görünmeye başlar.

Bir evde airfryer görülmesi, aynı apartmanda beyaz eşya talebini artırır. Kahve makinesi alınması cari açığı etkiler. Robot süpürge ise aile içinde teknolojik dönüşüm başlatır. Robot salonda dolaşırken ev halkı başında toplanır, sanki NASA Mars’a araç indirmiştir.

“Bak bak, koltuğun altına girdi!”

Bu heyecan üç gün sürer. Dördüncü gün robot, yerdeki çorabı yutup servise gider.

Fakat önemli olan kullanım değildir. Önemli olan komşunun eve geldiğinde onu görmesidir.

Türkiye İstatistik Kurumu enflasyonu yüzlerce ürünün fiyatını izleyerek hesaplıyor. Komşu ise enflasyonu iki göstergeyle ölçüyor:

“Geçen yıl bu paraya ne alıyorduk?”

Bir de:

“Alt kattaki mutfağı yenilemiş.”

İkinci gösterge çok daha sarsıcıdır. Çünkü ekmek fiyatındaki artış zamanla kabullenilebilir ama alt kattaki mutfak dolaplarının lake kapak olması kolay kolay hazmedilemez.

Komşuluk ekonomisinde ihtiyaç diye bir kavram yoktur; karşılaştırma vardır. Kimse yeni televizyona gerçekten ihtiyaç duymaz. Fakat yan daire 75 inç aldıysa sizin 55 inç televizyonunuz o gece kendiliğinden küçülür.

Ekran aynı ekrandır ama aile artık haberleri mahcup bir biçimde izler.

Komşu çocuğu da ekonominin ayrı bir göstergesidir. O her zaman daha iyi okula gider, daha erken konuşur, daha uzun boyludur, daha çok kitap okur ve nedense hiç tabletle oynamaz. Bu çocuğun gerçek olup olmadığı henüz bilimsel olarak kanıtlanmamıştır. Muhtemelen ekonomik güven endeksi gibi anket yoluyla hesaplanmaktadır.

Asıl sorun komşuluk değil elbette. İyi komşu hayatı güzelleştirir; çorbanı paylaşır, çocuğuna göz kulak olur, zor gününde kapını çalar. Sorun, kapıyı çalmakla yetinmeyip reçeteyi değiştirmesi, çocuğun hormonlarına karar vermesi ve kredi kartı limitini yönetmesidir.

“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” sözü doğrudur. Ancak anlaşılan biz külle yetinmemişiz; komşunun teşhisine, ilacına, süpürgesine, perdesine, arabasına ve çocuğunun boyuna da muhtaç hâle gelmişiz.

Belki de sağlıklı bir toplum için yeni bir kural koymak gerekiyor:

Çorba komşudan alınabilir. Matkap komşudan istenebilir. Tatilde çiçekler komşuya emanet edilebilir.

Fakat teşhis doktordan, ilaç eczaneden, alışveriş kararı da evin bütçesinden çıkmalıdır.

Yazının sonunda, çocukların büyümesini cetvelle değil bilimle ölçen; hormonların sesini komşuların sesinden ayırmaya çalışan bütün çocuk endokrinoloji uzmanlarına sevgiyle selam gönderiyorum.

İçlerinden birine ise biraz daha fazla…

Çünkü o yalnızca çocukların sağlıklı büyümesi için uğraşmıyor; benim içimdeki çocuğu da her gün biraz daha mutlu ediyor.