Tosuncuk'un kurduğu Çiftlik Bank düzenini ortaya çıkaran ilk haberim yayımlandığında telefonum Uruguay'dan çaldı. Hattın öbür ucunda Mehmet Aydın vardı.

O konuşma üç perdede geçti. Bugün geriye dönüp baktığımda, bir dolandırıcılık düzeninin kendini nasıl koruduğunu anlatan en kısa dersin o üç perde olduğunu düşünüyorum.

İlk perde ricaydı. Sesi yumuşaktı, neredeyse kırgındı. "Ben halka hizmet ediyorum" dedi. Bu cümle bir savunma değildi, bir davetti. Benden istenen, onu dolandırıcı olarak değil, yanlış anlaşılmış bir iyilik insanı olarak görmemdi. Gazeteciyi önce vicdanından yakalamaya çalışırlar: Sen yazarsan binlerce insanın umudu kırılır, küçük tasarruf sahibi zarar görür. Suçun yükünü, suçu yazanın omzuna yüklemek.

Haberlerin devamını yapacağımı söyleyince ikinci perde başladı. Ses değişti, rica tehdide döndü. "Savcılar da hâkimler de benim sistemime üye" dedi. "Senin hayatını karartırım."

Bu cümlenin asıl ağırlığı tehditte değil, iddiadaydı. Bana söylenen şuydu: Karşında yalnız ben yokum, devlet de benim tarafımda. Bir dolandırıcının elindeki en güçlü koz para değildir; kurumların itibarını ödünç alabildiğine sizi inandırmaktır. Vatandaşa "devlet arkamda" der, gazeteciye "yargı cebimde" der. İkisinde de satılan aynı maldır: başkasına ait bir güven.

Cevabım kısa oldu: "Olabilir. Ama o hâkim ve savcılarına söyle, bir dolandırıcıya arka çıkarlarsa ben de onların hayatını karartırım."

Benim elimde bir çete, bir sistem, bir ağ yoktu. Elimde kalem vardı. Kastettiğim şey buydu: Bir dolandırıcıya kalkan olan kim olursa olsun, adını yazacaktım. Bir gazetecinin karartabileceği tek şey, karanlıkta iş görenlerin rahatıdır.

Geri adım atmadım, yazdım. Sonra üçüncü perde geldi: Bir reklam ajansı üzerinden ciddi miktarda para teklif edildi. Para doğrudan gelmedi, reklam kılığında geldi. Susturma bedeli bile kurumsal bir elbiseye sokulmuştu. Çiftlik Bank'ın bütün işleyişi de zaten buydu: Sıradan bir para toplama düzenini çiftlik, yatırım, girişim kelimeleriyle giydirmek.

Onu da reddettim, yazmaya devam ettim.

Rica, tehdit, para. Üçü de aynı hedefe çalışıyordu: sessizliğe. Birincisi vicdanımı, ikincisi korkumu, üçüncüsü ihtiyacımı yokluyordu. Hangisinde açık verseydim, oradan girecekti.

O günlerin en ağır tarafı yine de telefon değildi. Aynı günlerde anlı şanlı medyamızın Tosuncuk'a methiyeler düzüyordu. Ekranlarda başarı hikâyesi, sayfalarda genç girişimci portresi vardı. Benim yazdıklarım ise o parlak vitrinin yanında kıskançlık, karamsarlık, hatta yerli girişime düşmanlık gibi okunabiliyordu. Operasyon başlayıp Mehmet Aydın tutuklanana kadar bu vitrine hayranlıkla bakanların sayısı az değildi. Yazdıklarımın doğru olduğunu belgelerle biliyordum ama o doğruluk bana o gün hiçbir koruma sağlamıyordu. Gerçek, ancak zaman geçip olaylar ortaya çıktığında insanın yanına gelir. O zamana kadar doğruyu yazan kişi, alkışlanan kalabalığın karşısında tek başına durur; tehdidi de, şüpheli bakışları da, "sen de amma abarttın" sözlerini de yalnız göğüsler.

O telefon bana dolandırıcılığın yalnızca para toplama işi olmadığını öğretti. Önce güven toplanır, para arkasından gelir. Güveni korumanın yolu da şüpheyi susturmaktır. Hikâyenize inananları çoğaltırsınız, sorgulayanları susturmaya çalışırsınız, arada kalanları da alkışın sesi ikna eder.

Türkiye bu hikâyenin eski müşterisi. Bu toprakların en ünlü dolandırıcısı da bu yüzden hâlâ bir köprüyle anılır.

Sülün Osman olarak bilinen Osman Ziya Sülün 1923'te İstanbul'da doğdu; adını duyurduğu ilk iş 1948'de Fatih'te tuttuğu evin sahibini dolandırmasıydı. Sonraki yıllarda şehrin envanterini ezbere bilen adam oldu. Tramvayı, Galata Kulesi'ni, meydanlardaki saatleri, Şehir Hatları vapurlarını saf vatandaşlara satarak ya da kiraya vererek efsaneleşti. Hedefi çoğunlukla Anadolu'dan İstanbul'a zenginleşmek için gelmiş, yanında para taşıyan insanlardı.

Hepimiz Galata Köprüsü'nü defalarca sattığını anlatırız. Oysa hikâyenin kayda geçen kısmı başka bir şey söylüyor: Galata Köprüsü'nü satmak üzereyken tesadüfen yakalandı. Yıl 1961'di. Köprü el değiştirmedi. El değiştiren tek şey hikâyeydi ve o hikâye altmış küsur yıldır satılmaya devam ediyor. Belki de en kârlı satışı buydu: Köprünün kendisini değil, köprüyü satabilmiş bir adam efsanesini sattı.

Mahkemedeki savunması olarak aktarılan söz de o efsanenin parçası oldu: Memlekette Galata Köprüsü'nü satın alacak saflar olduğu sürece köprüyü satmaya devam edeceğini söyledi. Dolandırıcının dünyaya bakışı bu cümlede saklı. Suç satanda değil, alandadır.

Hikâyenin asıl dikkat çekici sahnesi ise yıllar sonra geldi. 1983 seçimleri öncesinde Turgut Özal ile Necdet Calp arasında köprünün satılıp satılmayacağı tartışılırken Türk Haberler Ajansı gidip Sülün Osman'ın görüşünü sordu. Usta dolandırıcı Boğaz Köprüsü'nün önünde poz verip meslek sırrını açıkladı: Köprü tek tek saf insanlara satılırdı, bütün bir halka değil. Cümlesini şöyle bağladı: "Milleti aptal yerine koyamazsın!"

Sülün Osman'ın bile bildiği bir sınır vardı. Tek tek insanı kandırabilirsiniz, milyonları kandırmak için başka bir şeye ihtiyacınız olur: kurumların itibarına. Tosuncuk'un bana "savcılar, hâkimler benim sistemime üye" demesi de bu yüzden tesadüf değildi.

Ertesi yıl Boğaziçi Köprüsü'nün gelirine ortaklık senetleri gerçekten halka satıldı. Aynı köprü, bu kez yasal bir finansal araç olarak vatandaşın cebine girdi. Sülün Osman'ın sahte senedi ile devletin çıkardığı gerçek senet arasındaki fark kâğıtta değildi. Fark, arkasında duran kurumdaydı. İnsanlar köprüyü değil, o kurumun sözünü satın aldı.

Finansın özü budur. Her yatırım aracı, arkasındaki kurumun güvencesine bağlanmış bir vaattir. O güvence sağlamsa elinizdeki kâğıt senettir. Çürürse, Sülün Osman'ın el senedinden farkı kalmaz.

Sülün Osman'dan sonra gelenler de bu dersi iyi öğrendi; yalnızca satılan mal değişti.

Jet Fadıl bir köprü değil, "İmza" adıyla üretilecek yerli otomobilin heyecanını sattı. Bir otomobil fabrikasına ortak olmakla memleketin hayaline ortak olmak birbirine karıştırıldı. Otomotiv sanayisinin temsilcileri daha 1999'da üretim hesabındaki açıkları söylüyordu. Ama milli bir hayale itiraz edenin sesi, o hayale yatırım yapanların coşkusu içinde kayboldu. Yıllar sonra bu kez Caprice Gold devre mülk projeleriyle gündeme gelen Fadıl Akgündüz hakkında dolandırıcılıktan mahkûmiyet kararı verildi.

Tosuncuk ise çiftliği telefona sığdırdı. Ekranda hayvan büyüyor, insanın zihninde kazanç. "Halka hizmet ediyorum" sözü de bu yüzden tanıdıktı. Herkesin biraz daha iyi yaşamak istediği yerde, kendi kazancını kamu yararı gibi anlatmak işe yarar.

Üç isme yan yana bakınca bir çizgi beliriyor. Sülün Osman büyük şehrin kendisini kostüm olarak kullandı: kuleler, köprüler, vapurlar. Jet Fadıl milli heyecanı kullandı. Tosuncuk teknolojiyi, girişimcilik dilini ve arkasında devlet olduğu iddiasını. Her devrin dolandırıcısı, o devrin en güvenilir kıyafetini giyer. Bugün bir yatırımcının gözünde en güvenilir kıyafet nedir? Lisans, izin, denetim. Yani düzenlenmiş piyasanın kendisi.

Bu noktada kolay bir cümle var: "Bizim milletimiz de her şeye inanıyor."

Ben o cümleyi kurmam. Çünkü o cümle, Sülün Osman'ın mahkemedeki savunmasının kibar hâlidir. Suçu yine alana yükler.

Yıllarca çalışıp bir ev alamayan, birikiminin değerini korumaya uğraşan, çocuğuna kendisinden iyi bir hayat bırakmak isteyen insana yukarıdan bakmak kolay. Zor olan, onun neden o vaadi dinlemeye hazır olduğunu anlamak. Dolandırıcı insanın parasından önce tam da bunu görür: ertelenmiş bir hayatı, kaçırılmasından korkulan bir fırsatı, "belki bu kez ben de kazanırım" düşüncesini.

Üstelik yalnız bilgisizler kanmaz. ABD'de yatırım dolandırıcılığı mağdurları üzerine yapılan ve sık atıf alan bir araştırmada, mağdurların finans bilgisi testinde diğer katılımcılardan daha yüksek puan aldığı görüldü. Büyük kazanç ihtimali, başkalarının da katıldığı izlenimi ve güvenilir kurum görüntüsü bir araya geldiğinde insan, bildiği soruları bile sormayabiliyor. Bilgi sizi tek başına korumaz; sizi koruyan, bilginizin işe yaradığı bir ortamdır.

Bu gözle son fon skandalına bakalım. Soruşturma sürüyor; kimseyi mahkeme kararı olmadan Sülün Osman, Jet Fadıl ya da Tosuncuk'la aynı suçun faili ilan edemeyiz. Fakat güven meselesini konuşmak için davanın bitmesini bekleyemeyiz.

Bu kez ortada bir sokak tezgâhı, sahte bir otomobil projesi ya da oyun ekranı yok. Gerçek fonlar, gerçek portföy yönetim şirketleri, gerçek bir işlem platformu var. Yani bu kez köprü gerçek. Yatırımcı sahte bir senet değil, izinli, kayıtlı, denetime tabi bir ürün aldı. Sülün Osman'ın müşterisinin elinde en azından bir soru sorma imkânı vardı: Bu köprü kimin? Fon yatırımcısının sorusunun cevabı ise zaten verilmişti: Bu ürün sistemin içinde, sistem de denetleniyor.

SPK, belirli fonların düşük fiilî dolaşımlı hisselerde ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunu 2025'in son çeyreğinde gözlemlediğini açıkladı. Eylül 2026'da ise 131 fon tasfiyeye alındı.

İşte sert soruyu burada sormak gerekiyor: O hareketler gözlemlendikten sonra yatırımcının parasını koruyacak adımlar hangi tarihte, hangi hızla atıldı? Gözlem ile müdahale arasında geçen sürede kaç yatırımcı o fonlara girdi? O süre boyunca fonların vitrininde yatırımcıya hangi getiri tablosu gösterildi?

Küçük yatırımcıya "Araştırmalıydın" demek kolay. Yatırımcı fon yöneticisinin işlemlerini, emir defterini, piyasanın iç kayıtlarını göremez. Bunun için kurumlar var. İnsanlar yalnız fonun getirisini değil, o kurumların işini zamanında yapacağına dair güveni de satın alıyor. 1984'te köprü senedi alan vatandaş gibi, bugünün fon yatırımcısı da kâğıda değil, kâğıdın arkasındaki imzaya güvendi.

Ben Tosuncuk'un tehdidine rağmen yazmaya devam ettim. Ama bir gazetecinin gücünün nerede bittiğini de o günlerde öğrendim. Gazeteci yazar, sorar, ısrar eder, kamuoyunu uyarır. Fakat bir fonun işlemlerini durduramaz, şüpheli bir hesabı donduramaz, bir yöneticiyi görevden alamaz, bir hisseyi işleme kapatamaz. Bu yetkiler piyasayı düzenleyen ve denetleyen kurumlardadır. Ben Çiftlik Bank'ı yazdım; ama o düzeni durduran yazılarım değil, sonunda harekete geçen kurumlar oldu. Aradaki gecikmenin bedelini ise mağdurlar ödedi.

Fon yatırımcısının kendi başına yapamayacağı iş tam da budur: piyasanın içindeki olağandışı işlemleri zamanında ortaya çıkarmak ve durdurmak. Bu yetkiyi elinde tutanlar, onu zamanında kullanmanın sorumluluğunu da taşır.

Sülün Osman bile milletin aptal yerine konamayacağını söylüyordu. O işin sorumluları yatırımcıya bir kez daha sabır tavsiye etmeden önce şu soruya açık bir cevap vermeli:

Gördüğünüz şeyi, yatırımcı görmeden önce neden durduramadınız?