Fon krizi, yalnızca yatırımcıların tasarruflarını kilitleyen bir sorun değil; Türkiye sermaye piyasalarının hukuki güvenilirliğini ve geleceğini ilgilendiren ciddi bir sınavdır. Mesele, yatırımcılara ne zaman ödeme yapılacağından ibaret değildir. Asıl mesele; mülkiyet hakkı, eşitlik ilkesi ve devletin sorumluluğudur.

AB Hukuku Ne Diyor, Türkiye Ne Yapıyor?

Avrupa Birliği'nin takas kesinliğine ilişkin temel düzenlemesi, 98/26/EC sayılı Settlement Finality Directive'tir. Direktifin 2(h) maddesi, finansal araçların tanımında 2004/39/EC sayılı Direktif'in Ek I, Bölüm C'sine atıfta bulunur. Bu kapsamda devredilebilir menkul kıymetler, para piyasası araçları ve kolektif yatırım kuruluşlarındaki paylar gibi finansal araçlar sayılır.

Burada yanıtlanması gereken soru şudur: Yatırım fonu katılma payları takas kesinliği korumasının dışında bırakılıyorsa bunun hukuki gerekçesi nedir?

Türkiye'nin sermaye piyasalarını uluslararası sistemle bütünleştirmesi, yalnızca yabancı sermaye çekmesine değil, yatırımcıların işlemlerine ve hukuki güvencelere güvenmesine de bağlıdır. Uluslararası düzenlemelerle uyum konusunda ortaya çıkan farklılıklar açıklanmadığı takdirde bu güvenin daha da zedelenmesi kaçınılmazdır.

PBLK Yatırımcıları Neden Farklı Muamele Görüyor?

17 Eylül 2026 tarihli, 2026/61 sayılı SPK Bülteni'nde PBLK ile satış talimatı vermeyen yatırımcıların durumlarının farklı değerlendirilmesi, açıklığa kavuşturulması gereken önemli bir konudur.

Madem PBLK ile satış talimatı vermeyen yatırımcıların durumu arasında fark yoktu, neden bültende kapsam dışında bırakılma yönünde bir ayrım yapıldı?

Eğer hukuki veya fiilî bir fark varsa bunun hangi ölçütlere dayandığı açıklanmalıdır. Yoksa farklı uygulamanın gerekçesi nedir?

Yatırımcıların bir diğer itirazı da alış ve satış emirlerine ilişkin uygulamadır. Tasfiye öncesinde alış emirleri kabul edilirken satış emirlerinin “nakit geçmediği” gerekçesiyle kabul edilmemesi şu soruyu doğuruyor:

Alışta nakit akışı mümkünken satışta neden mümkün olmuyor?

İşlemlerin teknik ve hukuki koşulları farklı olabilir. Ancak bu farklılıklar yatırımcıya açıkça anlatılmalı, kararların dayanağı ve sonuçları şeffaf biçimde ortaya konulmalıdır.

Küçük Yatırımcının Anaparası Korunabilir

Önerimiz, geçmişte fonlardan elde edilen kazançlar üzerinden tahsil edilen stopaj gelirleri esas alınarak TMSF nezdinde özel bir ödeme kaynağı oluşturulması ve 1 milyon TL'ye kadar anaparaların karşılanmasının değerlendirilmesidir.

Fonlardan geçmiş yıllarda tahsil edilen stopajın 100 milyar TL'yi aştığı yönünde tahminler bulunmaktadır. Bu tutarın doğrulanması ve önerilen modelin mali-hukuki uygulanabilirliğinin incelenmesi gerekir.

Böyle bir mekanizma;

- Küçük yatırımcıların anaparalarının korunmasına katkı sağlayabilir.

- Fonların mevcut malvarlıklarına müdahale edilmesini önleyebilir.

- Kesinleşmiş iade alacaklılarının mülkiyet haklarını gözetebilir.

- Yatırımcılar arasında ayrımcılık yaratmadan çözüm geliştirilmesini sağlayabilir.

- Yeni bir vergi yükü getirmeden kamu yararını gözeten bir model oluşturabilir.

- Merkezi takas ve kayıt sistemine duyulan güvenin yeniden tesis edilmesine yardımcı olabilir.

Elbette bu önerinin hayata geçirilmesi, yasal dayanak oluşturulmasına, kamu kaynaklarının kullanım koşullarının belirlenmesine ve mevcut alacaklıların haklarının korunmasına bağlıdır.

Ancak küçük yatırımcıların korunması için hukuka uygun bir çözüm aramak mümkündür. Bu, doğru tasarlandığında hem yatırımcıyı hem de piyasa güvenini koruyan bir kazan-kazan modeli olabilir.

SPK'nın Sorumluluğu Açıklığa Kavuşmalı

Serbest yatırım fonlarının TEFAS üzerinden yatırımcılara sunulması, ilgili mevzuat ve yetkilendirme koşullarına bağlıdır. Bu nedenle SPK'nın izin ve denetim süreçleri, fon krizinin değerlendirilmesinde önemli yer tutmaktadır.

Maliye Bakanı'nın konuya ilişkin röportajındaki açıklamalar, SPK kararları ile yatırımcıların uğradığı zararlar arasında bir bağlantı bulunduğu şeklinde yorumlanıyorsa, bu ilişkinin hukuki boyutu açıklığa kavuşturulmalıdır.

Burada peşinen bir kusur hükmü vermek yerine şu soruların yanıtı aranmalıdır: Fonların yatırımcılara sunulmasına ilişkin kararlar hangi denetimlerden geçti? Riskler zamanında tespit edildi mi? Yatırımcıların alacaklarına erişememesine yol açan süreçlerde hangi idari sorumluluklar doğdu?

Kamu otoritelerinin kararları ve olası sorumlulukları şeffaf biçimde incelenmeli, yatırımcı zararlarının giderilmesi için somut adımlar atılmalıdır.

Güven Kaybının Ekonomik ve Siyasi Bedeli

Kredi sınırlamalarının sürdüğü, talepte yavaşlamanın belirginleştiği bir ortamda sermaye piyasalarına duyulan güvenin de zedelenmesi, Türkiye ekonomisinin ihtiyaç duyduğu uzun vadeli sermayeyi olumsuz etkileyebilir.

Vatandaşlar tasarruflarını şirketlere ortak olmak ve geleceklerini güvence altına almak amacıyla yatırıyor. Hukuki güvencelerin öngörülebilir olmadığı algısı güçlenirse yatırımcılar piyasadan uzaklaşabilir. Bunun maliyeti, bugün zarar gören yatırımcılarla sınırlı kalmaz.

Fon krizi bu nedenle mevcut iktidar açısından da kritik bir sınavdır. Mağduriyetlerin görmezden gelinmesi ve soruların yanıtsız bırakılması, yönetime duyulan güveni aşındırabilir ve siyasi sonuçlar doğurabilir.

Beklenti ayrıcalık değil; eşit muamele, şeffaflık ve hukuki güvencedir.

Mesele yalnızca PBLK yatırımcılarına yapılacak ödeme değil, Türkiye'de tasarruflarını sermaye piyasalarına emanet eden herkesin haklarının korunup korunmadığıdır.

Takas kesinliği, yatırımcı hakları ve kamu sorumluluğu konusunda atılacak adımlar, Türkiye sermaye piyasalarının geleceğini belirleyecektir.

Çünkü sermaye piyasalarının en önemli teminatı yalnızca para değil, güvendir.