Ekonomik krizler veya yüksek enflasyon dönemleri genellikle makroekonomik veriler, enflasyon oranları ve hane halkı bütçeleri üzerinden tartışılsa da bu dalgalanmaların en savunmasız ve en derin yaralanan kesimi yetişkinler değil, çocuklardır. Aile bütçesinin daralması ev içi dinamikleri zorlarken, bu durumun en somut ve sert şekilde yüzleşildiği alanların başında okul kantinleri gelmektedir. Bir zamanlar neşeli teneffüslerin ve paylaşılan atıştırmalıkların adresi olan kantinler, günümüz ekonomik koşullarında sınıfsal farkların belirginleştiği ve çocukların erken yaşta yokluk duygusuyla tanıştığı birer alana dönüşmektedir.
Ekonomik dalgalanmaların hane halkı üzerindeki ilk etkisi, temel yaşam giderlerinin karşılanmasında yaşanan zorluklardır. Kira, faturalar ve mutfak masrafları karşısında ezilen anne babalar için çocuklarına verdikleri harçlık miktarı zamanla erir ya da tamamen ortadan kalkar. Bir ebeveyn için sabah okula gönderdiği çocuğunun cebine harçlık koyamamak ya da kantindeki yüksek fiyatlar karşısında yetersiz kalacak sembolik bir miktar verebilmek derin bir çaresizlik kaynağıdır. Anne babalar kendi ihtiyaçlarından keserek çocuklarına imkân yaratmaya çalışsa da kantin fiyatlarındaki artış hızı, hane gelirindeki artışın katbekat üzerinde kalmaktadır. Bu durum, aile içinde söze dökülemeyen ama çocuk tarafından derinden hissedilen bir gerilime ve ebeveyn üzerinde ağır bir suçluluk duygusuna yol açmaktadır.
Çocuklar dünyayı yetişkinlerin soyut ekonomik kavramlarıyla değil, somut gözlemlerle algılarlar. Teneffüs zili çaldığında kantine koşan akranlarının arasında duran bir çocuk için durum sadece bir gıdaya ulaşamamak değil, ağır bir psikolojik yük taşımaktır. Yanındaki arkadaşı istediği yiyeceği alırken cebinde parası olmayan veya gücü sadece en ucuz ürüne yeten çocuk, derin bir mahcubiyet yaşar. Birçok çocuk arkadaşlarının yanında mahcup olmamak adına teneffüslerde sınıfta kalmayı, kantinden uzak durmayı veya "canım istemiyor" diyerek durumu gizlemeyi tercih eder. Bu durum bir yandan "Neden o alabiliyor da ben alamıyorum?" sorusuyla çocukta erken yaşta bir adaletsizlik hissi uyandırırken, diğer yandan tüketim odaklı akran grupları arasında dışlanma ve yalnızlaşma riskini doğurur. Çocuğun içselleştirdiği bu isteklerini bastırma zorunluluğu, ebeveynine yük olmama düşüncesiyle birleştiğinde çocuk yaşta taşınmaması gereken bir sorumluluk yüküne, özgüven kaybına ve sosyal kaygıya dönüşür.
Meselenin psikolojik ve sosyal boyutunun yanı sıra doğrudan fiziksel sağlıkla ilgili tarafı da hayati önem taşımaktadır. Okul çağındaki çocukların zihinsel ve fiziksel gelişimi için yeterli ve dengeli beslenmeleri bir zorunluluktur. Harçlığı yetersiz olan ya da hiç olmayan çocuklar gün boyu aç kalmakta veya besin değeri son derece düşük, ucuz gıdalara yönelmektedir. Yetersiz beslenme ise odaklanma sorunlarına, derse katılımın düşmesine, okul başarısızlığına ve uzun vadede ciddi kronik sağlık sorunlarına zemin hazırlamaktadır.
Sonuç olarak okul kantinlerinde yaşanan bu görünmez kriz, ekonomik dalgalanmaların bireysel bir mesele olmadığını, doğrudan bir çocuk hakkı ve kamu sağlığı sorunu olduğunu göstermektedir. Bir çocuğun okulda arkadaşının yediği yiyeceğe imrenerek bakması ve parası yetmediği için arzularını bastırmak zorunda kalması toplumsal vicdanı zedeleyen ağır bir tablodur. Bu durumun önüne geçilebilmesi için okullarda tüm çocuklara ayrım gözetmeksizin en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek imkânı sağlanmalı, kantin fiyatları sıkı bir şekilde denetlenmelidir. Çocukların kantin sıralarında mahcubiyet değil neşe duyduğu bir okul ortamı yaratmak, ekonomik krizlerin faturasını çocukların omuzlarından almakla mümkündür.