CHP'de mevcut delegelerle yeniden kurultay yolu hukuken kapandı. İstinaf Mahkemesi, Özgür Özel ve ekibinin kurultay sürecini açmaya dönük tavzih talebini reddederek verdiği kararda belirsizlik olmadığını, ek açıklama gerekmediğini bildirdi. Bu sonuç, ana muhalefette aylardır süren liderlik krizinde Özel cephesinin önündeki yolu daralttı ve kulislerde uzun süredir konuşulan seçenekleri yeniden gündeme taşıdı.
Karar, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun hükmün tavzihi başlıklı 305. maddesine dayandırıldı. Başvuruda, yeni yönetimin olağan ya da olağanüstü kurultayla belirlenmesinin önünde engel olup olmadığı ve atanan heyetin görevden alma ya da ihraç yetkisinin bulunup bulunmadığı sorulmuştu. Mahkeme, kararın yeterince açık olduğunu, taraflara tanınan hak ve yükümlülüklerin tavzih yoluyla genişletilemeyeceğini vurgulayarak talebi reddetti. Sonuç pratikte tek bir cümleye iniyor: mevcut delegelerle yeniden kurultay yapılamaz.
Krize nasıl gelindi
Tablo, 21 Mayıs 2026'da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin CHP'nin 38. Olağan Kurultayı için verdiği mutlak butlan kararıyla şekillendi. Karar, 2023 sonundaki kurultayda delege iradesine müdahale edildiği iddialarına dayanan davadan çıktı ve Kemal Kılıçdaroğlu göreve iade edildi. Özel cephesi buna olağanüstü kurultay çağrısıyla yanıt verdi; 17 Haziran'da 833 noter onaylı delege imzası Genel Merkez'e teslim edildi, tedbir kararı bulunan 170 İstanbul delegesiyle birlikte toplam imza sayısı 1133'e ulaştı. Genel Merkez ise tedbir kararı gerekçesiyle imzaların işleme alınamayacağını savundu. İstinaf'ın son kararı, bu sürecin yargı ayağında Özel cephesi aleyhine yeni bir halka oldu.
Özel'in önünde hangi seçenekler var
Mahkeme kararının ardından Özel cephesinin elinde net biçimde tanımlanmış birkaç yol kaldığı kulislerde konuşuluyor. Bunların hiçbirini Özel kendi ağzından kesin bir tercih olarak açıklamış değil; gündemdeki başlıklar, parti kaynakları ve siyaset yorumcularının değerlendirmelerine dayanıyor. İlk seçenek yargı yolunu sürdürmek: Özel'e yakın kurmaylar, yönetimin tüzükte öngörülen sürede kurultay çağrısı yapmaması halinde konuyu sulh hukuk mahkemesine taşıyacaklarını duyurmuştu; bu yolda mahkemenin başvuruyu kabul etmesi durumunda bağımsız bir çağrı heyeti atanması ihtimali bulunuyor. İkinci başlık, mevcut bir partiye, yani tabela aşamasındaki küçük bir oluşuma toplu geçişle o partiyi yeni bir çatıya dönüştürmek. Üçüncüsü ise sıfırdan yeni bir parti kurmak. Son iki seçenek kulis tartışmalarında öne çıkıyor, ancak ikisi de henüz somut bir adıma dönüşmüş değil.
Bu sene ekim ayında bir baskın seçim olacaksa, ona da hazır olmak zorundayız.
Özgür Özel · yeni parti sorularına yanıtındaAnketler senaryoyu nasıl ölçüyor
Krizin seçmen tabanındaki yansımasını birkaç araştırma şirketi ölçtü. Hepsinin ortak noktası, soruların varsayımsal olması: kuruluşlar Özel'in fiilen kurduğu bir partiyi değil, kursaydı seçmenin nasıl davranacağını test etti. Bu yüzden rakamlar bir öngörü değil, senaryo simülasyonu olarak okunmalı. Aynı varsayıma verilen yanıtlar da kuruluştan kuruluşa hayli farklı.
Tablodaki uçurum, anket okumasında dikkatli olmayı gerektiriyor. SONAR'ın Mayıs çalışmasında Özel'in olası partisi yüzde 32,7 ile birinci çıkarken CHP yüzde 6,4'e geriliyor; Area'nın Haziran araştırmasında aynı senaryoda Özel'in partisi yüzde 19,8 ile ikinci, AK Parti yüzde 30,8 ile birinci. Üçüncü bir araştırma olan Metropoll'ün Nisan anketi ise bu iki çalışmadan farklı bir soru sordu: tam parti listesi yerine doğrudan "Özgür Özel yeni bir parti kurarsa oyunuzu kime verirsiniz" diye sorulduğu için sonuçlar esas olarak Özel'in partisi ile Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP arasında bölündü, AK Parti ayrı bir seçenek olarak yer almadı. Bu ankette katılımcıların yüzde 34,7'si Özel'in kuracağı partiye, yüzde 21,4'ü CHP'ye yöneldi. Soru kalıbı değiştikçe sonucun bu kadar oynaması, varsayımsal anketleri yan yana koyarken neden temkinli olmak gerektiğini gösteriyor; bu yüzden farklı yöntemli Metropoll verisi tabloya değil metne alındı.
Özel'in ekonomi çizgisi neye benziyor
Olası bir Özel hareketinin seçmene ne vaat edeceği sorusunun yanıtı, büyük ölçüde onun son aylardaki ekonomi söyleminde görülüyor. En görünür başlık asgari ücret: Özel, 2026 için açıklanan 28 bin 75 liralık net asgari ücreti açlık sınırının altında kalmakla eleştirdi ve rakamın en az 39 bin lira olması gerektiğini savundu. Talebini "30 bin lira altında biz yokuz" sözüyle özetlemiş, zammın TÜİK enflasyonunun da altında kaldığını öne sürmüştü. Bu, iktidarın hedef enflasyona göre zam yaklaşımına karşı, gerçekleşen enflasyon ve alım gücü kaybı eksenli bir itiraz.
Söylem yalnızca ücretle sınırlı değil. Özel, esnaf ve KOBİ'ler için düşük faizli, uzun vadeli kredi çağrısı yaptı; asgari ücret artışıyla yükselen SGK primlerinin bir kısmının küçük işletmelere doğrudan destek olarak geri dönmesini önerdi. Emeklilikte esnaf için 9 bin gün şartının 7 bin 200 güne indirilmesini ve uzun süredir bekleyen Perakende Yasası'nın çıkarılmasını da gündeme taşıdı. Bütün bu başlıklar, emek ve küçük işletme odaklı, alım gücünü merkeze alan bir ekonomi çizgisini işaret ediyor. İktidar kanadı ise muhalefetin asgari ücret taleplerini popülist olarak niteliyor ve enflasyonu düşürme önceliğine vurgu yapıyor. Piyasa cephesinde de Özel'in adı geçiyor: ABD merkezli JPMorgan, Türk lirasına ilişkin pozisyonunu değerlendirirken Özel'in dokunulmazlık fezlekesine bağlı siyasi riskleri ve enflasyon verisini yakından izlediğini belirtti.
Dış politikada Batı eksenli duruş
Özel'in dış politika çizgisi, krizin uluslararası boyut kazandığı bir dönemde belirginleşti. Genel başkanlıktan alınmasının ardından ABD merkezli Newsweek dergisine yazdığı yazıda, Türkiye'nin demokrasi tartışmasının artık bir güvenlik meselesine dönüştüğünü savundu ve sürdürdükleri mücadelenin bölgenin, Avrupa'nın ve NATO'nun güvenliğini de şekillendireceğini yazdı. Aynı yazıda, Türkiye'nin Avrupa'nın en değerli ortaklarından biri ve nihayetinde Avrupa Birliği'nin tam üyesi olabileceğine inandığını belirtti; ancak sürdürülebilir ortaklıkların demokratik meşruiyet gerektirdiğini vurguladı. Bu çıkış, açık biçimde AB üyeliği hedefi ve NATO içinde kalmayı esas alan, Batı eksenli bir duruşu yansıtıyor. Çizgi iktidar medyasında "Türkiye'yi Batı'ya şikayet etmek" olarak eleştirilirken, bazı yorumcular da dünya Avrasya'ya doğru kayarken Özel'in hâlâ büyük ölçüde Atlantik ekseninde okuma yaptığını ileri sürdü.
Tüm bu başlıklar, kurultay krizinin yalnızca bir parti içi yönetim tartışması olmadığını, ekonomi ve dış politikada da bir yön farkını içerdiğini gösteriyor. Yargı sürecinin nasıl ilerleyeceği, Özel cephesinin hangi seçeneğe yöneleceği ve seçmenin bu tabloya gerçek bir sandıkta nasıl yanıt vereceği ise henüz açık uçlu sorular olarak duruyor.




