Küresel güvenlik mimarisi son yılların en sert dönüşüm sürecine girdi. Soğuk Savaş sonrası şekillenen “kurallara dayalı uluslararası düzen” anlayışı zayıflarken, devletler yeniden sert güç kapasitesini önceliklendirmeye başladı. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre küresel askeri harcamalar 2025’te reel olarak yüzde 2,9 büyüyerek 2 trilyon 887 milyar dolara ulaştı.
Son 10 yıldaki toplam artış ise yüzde 41 seviyesine çıktı. Bu tablo, savunma harcamalarının artık geçici güvenlik refleksi değil, uzun vadeli devlet politikası haline geldiğini gösteriyor. Özellikle NATO ülkeleri küresel harcamaların yüzde 55’ini üstlenerek savunma ekonomisinin merkezinde yer almaya devam ediyor.
Avrupa yeniden silahlanma dönemine girdi
Asıl kırılma Avrupa’da oluştu. SIPRI verilerine göre Avrupa, 2021-2025 döneminde küresel silah ithalatının yüzde 33’ünü gerçekleştirerek 1960’lardan bu yana ilk kez dünyanın en büyük silah ithalat bölgesi oldu. Rusya-Ukrayna savaşı sonrası ortaya çıkan güvenlik baskısı, Avrupa’nın yıllardır ihmal ettiği konvansiyonel kapasite açığını görünür hale getirdi.
Bu dönüşüm yalnızca savaş etkisiyle sınırlı kalmadı. Avrupa Birliği’nin ReArm Europe ve SAFE programlarıyla savunma finansmanını kalıcı yapıya dönüştürmesi, kıtanın uzun vadeli silahlanma dönemine girdiğini gösterdi. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in “kurallara dayalı dünya düzeni artık yok” açıklaması da Avrupa’daki güvenlik paradigmasının değiştiğine işaret etti.
Piyasalarda dikkatler NATO’nun yüzde 5 savunma harcaması hedefine çevrildi. Bu hedef yalnızca askeri strateji değil, aynı zamanda Avrupa sanayisinin yeniden yapılanması anlamına geliyor. Savunma sanayi şirketleri için oluşan yeni sipariş dalgası, kıtanın üretim kapasitesini zorlamaya başladı.
Kapasite açığı Türk şirketlerini öne çıkardı
Veriler Avrupa’nın mevcut üretim altyapısının oluşan talebi kısa vadede karşılayamayacağını gösteriyor. Bu nedenle NATO standartlarında üretim yapabilen, maliyet avantajı sunan ve savaş sahasında test edilmiş sistemlere sahip üçüncü ülke üreticileri stratejik önem kazanıyor.
Türk savunma sanayisi tam bu noktada öne çıkıyor. Türkiye’nin küresel silah ihracatındaki payı 2021-2025 döneminde yüzde 122 artarak yüzde 1,8’e yükseldi. Türkiye böylece dünyanın en büyük 11’inci silah ihracatçısı konumuna ulaştı.

İhracatın coğrafi dağılımı da sektörün çok eksenli büyüdüğünü gösteriyor. Türkiye’nin savunma ihracatının yüzde 16’sı Pakistan’a, yüzde 12’si Birleşik Arap Emirlikleri’ne, yüzde 8,4’ü ise Ukrayna’ya gerçekleştirildi. Sahra Altı Afrika’da ise Türkiye yüzde 11 payla Çin ve Rusya’nın ardından üçüncü sıraya yerleşti.
10 milyar dolar eşiği aşıldı
Türk savunma ve havacılık sanayisinin ihracatı 2025’te ilk kez 10 milyar dolar eşiğini aştı. Bu rakamın 2002’de yalnızca 248 milyon dolar seviyesinde bulunması, sektörün son çeyrek yüzyıldaki dönüşüm hızını ortaya koyuyor.
Asıl dikkat çeken unsur ise yerli kapasite yatırımları oldu. Türkiye’nin 30 milyar dolarlık askeri harcamasının yaklaşık yüzde 22’si doğrudan yerli savunma sanayisini destekleyen fonlara yönlendirildi. Böylece yalnızca ithalatı azaltan değil teknoloji üreten bir savunma ekosistemi oluşmaya başladı.
İthalat tarafında da önemli değişim dikkat çekiyor. Türkiye’nin küresel silah ithalatındaki payı son dönemde yüzde 9,7 geriledi. Almanya, İspanya ve İtalya’nın ana tedarikçi konumunu koruması ise Türkiye’nin NATO ve Batı Avrupa eksenli savunma mimarisiyle entegrasyonunun sürdüğünü gösteriyor.
Savaş sahasında test edilen sistemler avantaj sağlıyor
Savunma sanayisindeki yükseliş yalnızca üretim hacmiyle sınırlı değil. İHA, elektronik harp sistemleri, mühimmat teknolojileri ve zırhlı araç üretiminde oluşan operasyonel tecrübe, Türk şirketlerini küresel rekabette farklılaştırıyor. Özellikle savaş sahasında test edilmiş sistemler, Avrupa’nın hızlanan tedarik ihtiyacında önemli avantaj oluşturuyor.
Piyasanın odaklandığı temel soru ise Avrupa’nın “stratejik özerklik” hedefinin Türk şirketlerine nasıl alan açacağı oldu. Avrupa Birliği kendi üretim kapasitesini artırmaya çalışsa da kısa ve orta vadede oluşan talebi yalnızca kıta içi şirketlerle karşılaması zor görünüyor.
Bu nedenle Avrupa savunma zincirinde “üçüncü ülke” ihtiyacı büyüyor. ABD-Çin rekabeti nedeniyle kırılan tedarik zincirleri, NATO’nun yeniden silahlanma programı ve Avrupa’nın bağımsız savunma kapasitesi arayışı aynı noktada birleşiyor: güvenilir üretici ihtiyacı.
Batı ile ortaklıklar kritik eşik olacak
Türkiye; NATO üyeliği, stratejik coğrafi konumu, operasyonel deneyimi ve maliyet avantajıyla bu boşluğu doldurabilecek birkaç ülkeden biri olarak öne çıkıyor. Uzmanlara göre Türk şirketlerinin Batılı tedarik zincirlerine doğrudan entegre olması halinde sektörün küresel ihracat sıralamasında ilk 10’a yükselmesi kısa vadede ulaşılabilir hedef haline gelebilir.
Asıl kritik eşik ise teknoloji ortaklıklarında oluşuyor. Avrupa ile kurulacak ortak üretim modelleri, AR-GE işbirlikleri ve yüksek teknoloji transferleri sektörün yalnızca ihracat hacmini değil katma değer seviyesini de belirleyecek.




