ABD Başkanı Donald Trump, İran'ın elinde bulunan zenginleştirilmiş uranyumun iki yöntemden biriyle imha edilmesi gerektiğini açıkladı. Trump sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Zenginleştirilmiş uranyum (nükleer toz) ya derhal ABD'ye teslim edilerek buraya getirilip imha edilecek ya da tercihen İran'ın işbirliği ve koordinasyonu içinde Atom Enerjisi Komisyonu veya eşdeğeri kurumun şahitliğinde, yerinde veya kabul edilebilir başka bir yerde imha edilecektir" ifadesini kullandı. Açıklama, ABD/İsrail ile İran arasındaki ateşkes sürecinde devam eden müzakerelerin kritik bir evresine denk geldi.

İran'ın elinde bulunduğu belirtilen yaklaşık 400 kilogramlık stok, müzakerelerin ana maddelerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu miktar, 2015 Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) çerçevesinde belirlenmiş 300 kilogramlık tavanın belirgin üzerinde; teknik olarak yüksek zenginleştirme oranlarında birden fazla silah eşdeğeri materyale denk gelen bir hacim anlamına geliyor. Bu nedenle stokun nereye, hangi denetim çerçevesinde ve hangi takvimde aktarılacağı, anlaşmanın çıktısının caydırıcılığını belirleyen ana parametre olarak değerlendiriliyor.

Tarihsel emsal: Libya modeli ve JCPOA ayrışması

Katar İran'a 12 milyar dolar iddiasını resmen yalanladı
Katar İran'a 12 milyar dolar iddiasını resmen yalanladı
İçeriği Görüntüle

Trump'ın önerdiği iki seçenekli formül, tarihsel olarak iki farklı emsale işaret ediyor. İlk seçenekte materyalin ABD'ye getirilerek imha edilmesi öngörülüyor; bu yöntem 2003-2004 Libya nükleer söküm modelini hatırlatıyor. O süreçte Libya'nın santrifüj ekipmanları ve nükleer materyali fiziksel olarak ABD'ye taşınmıştı. Söz konusu yaklaşım en yüksek caydırıcılığı sağlasa da, İran tarafından tam teslimiyet sembolü olarak okunabileceği için müzakere masasında kabul görmesi güç bir formül olarak değerlendiriliyor. İkinci seçenek ise UAEA gözetiminde yerinde imhayı öngörüyor ve JCPOA çerçevesine daha yakın bir model sunuyor. 2015 anlaşmasında fazla uranyumun Rusya'ya gönderilmesi veya seyreltilerek pasifleştirilmesi yöntemleri kullanılmıştı.

Trump'ın iki seçeneği eş zamanlı masaya koyması, müzakerenin nihai çerçevesinin henüz netleşmediğine işaret ediyor. İran'ın bugüne kadarki tutumu, materyalin ülke dışına çıkarılmasına karşı kırmızı çizgi olarak konumlanmıştı; bu nedenle pratik çözümün ikinci seçenek etrafında şekillenmesi daha olası görünüyor.

Türkiye için dolaylı etki kanalları

Müzakere süreci doğrudan taraf olmayan ekonomiler açısından da yakından izleniyor. Türkiye penceresinden bakıldığında üç ayrı kanaldan dolaylı etki söz konusu. Birincisi enerji: Müzakerelerin somut bir anlaşmaya bağlanması, Brent petrolündeki jeopolitik primin gevşemesi anlamına gelebilir; enerji ithalatçısı bir ekonomi olarak Türkiye için cari açık ve enflasyon görünümünde olumlu yansıma yaratabilir. İkincisi yaptırım rejimi: Olası bir anlaşmada İran üzerindeki yaptırımların kademeli olarak gevşetilmesi, sınır ticareti ve doğal gaz hattındaki dinamikleri etkileyebilir. Üçüncüsü bölgesel risk primi: Gelişen ülke varlıklarına yönelik risk iştahında Orta Doğu kaynaklı belirsizliğin azalması, portföy akımları açısından kısa vadeli destek anlamına gelebilir.

Önümüzdeki günlerde iki gösterge ana izleme noktası olmaya devam edecek. Birincisi, İran tarafının Trump'ın açıkladığı iki seçenekten hangisine yakın bir yanıt vereceği; Tahran'ın resmi tutumu anlaşmanın takvimini belirleyecek. İkincisi, UAEA'nın denetim çerçevesine ilişkin teknik müzakerelerin somut bir taslağa dönüşüp dönüşmeyeceği. Bu iki başlığın seyri, müzakere sürecinin geniş çerçeve mutabakatından uygulanabilir anlaşmaya geçip geçemeyeceğini belirleyecek temel parametreler olarak öne çıkıyor.