Kadir Has Üniversitesi Enerji ve Sürdürülebilir Kalkınma Uygulama ve Araştırma Merkezi (CESD) tarafından yürütülen Türkiye Toplumunun Enerji Tercihleri Araştırması’nın 2021 sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre 2021 yılına enerji pahalılığı ve ekonomik sorunlar damga vururken, halkın yenilenebilir enerji konusunda bilinçlenme düzeyi de öne çıktı. Buna göre araştırmada kolay erişim imkanları ve maliyet eşitliği göz önüne alındığında halk temiz ve çevre dostu olmaları dolayısıyla yenilenebilir kaynakları tercih etmek istiyor. Ancak doğalgaz hala birincil enerji kaynağı olarak görülüyor.

Proje Koordinatörü ve Kadir Has Üniversitesi Enerji ve Sürdürülebilir Kalkınma Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Sayın Volkan Ediger ile araştırmanın çarpıcı sonuçlarını ve Rusya-Ukrayna krizi doğrultusunda dünya ve Türkiye’nin enerji gündemini konuştuk.

Rusya- Ukrayna kriziyle birlikte dünyada yaşanan küresel enerji gündemine yönelik değerlendirmeleriniz nelerdir?

Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini birkaç boyuttan değerlendirmekte yarar var. Bunun enerji dahil bir çok neden olmasına rağmen en büyük nedeni Rusya’nın, Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra eski düzenini mümkün olduğu kadar korumaya çalışması. Kenarında bağımsızlığını kazanan ülkelerde etkisini mümkün olduğu kadar sürdürmek istiyor ve buraları arka bahçesi olarak değerlendiriyor. Buradaki temel sorunlardan bir tanesi Avrupa Birliği’nin ve Amerika’nın içinde olduğu NATO’nun Rus sınırlarına doğru biraz daha genişlemesi.

Rusya Federasyonu, Avrupa Birliği ve Amerika ile bir anlaşma yapmış idi. 1991’deki dağılmadan buraların silahsız bir bölge olması gibi birtakım konularda mutabık kalmışlardı. Fakat daha sonra Avrupa Birliği genişleme eğilimine girdi. Kenarında bağımsızlığını kazanmış ülkeleri NATO’ya dahil etmeye başladı ve bu artık Ukrayna’ya kadar geldi. Rusya artık Ukrayna’nın olmazsa olmaz sınırları olduğunu göstermek için müdahale etti.

Bu da bütün dünyada ve özellikle Avrupa Birliği’nde enerji güvenliği açısından çok ciddi sorunlar ortaya çıkardı ve Rusya’ya karşı bir takım yaptırımlar konuldu. Son gelinen nokta itibarıyla Avrupa Birliği bu sene Rusya’dan aldığı gazı dörtte üç oranında azaltıp 2027’de tamamen sıfırlama gibi bir hedef belirledi ancak bu asla gerçekçi bir hedef değil.

Bunun iki nedeni var birincisi Avrupa’nın 2020’de kanun olarak kabul ettiği Avrupa Yeşil Mutabakatı’na göre Avrupa Birliği 2030’a kadar emisyonların yüzde 55 oranında azaltma ve 2050’de sıfırlama hedefi belirledi. Bu hedefe ulaşmak için bütün fosil yakıt tüketiminin sıfırlanması ve yerine tamamen yenilenebilir enerji kaynaklı elektriğin kullanılması gerekiyordu. Fakat daha sonra Avrupa Birliği bunun çok mümkün olamayacağını gördüğü için taksonomi adı altında bir uygulama çıkardı. Bu uygulamada nükleer enerjinin ve doğal gazın diğer fosil yakıtlar alternatiflerine göre en temiz olması nedeniyle bu geçişi tam olarak sağlanana kadar bir geçiş yakıtı, bir ara çözüm olarak kullanılabileceğini öngördü. Dolayısıyla Avrupa Birliği doğal gazın önemini kabul etti ve doğal gazı en azından 2050 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerjiye geçiş sağlanana kadar kullanabileceğini kabul etti. Avrupa Birliği  tüketiminin yüzde 45’ini Rusya’dan alıyor. 155 milyar m3’ü boru hattıyla 15 milyar metreküpü de LNG olarak alıyor. O nedenle bunu 2027’ye kadar azaltmak mümkün değil. Buna karşı ne olabilir arayışlarında bir tek alternatifi Amerika Birleşik Devletleri’nin kaya petrolü diye tabir ettiğimiz ankonvansiyonel hidrokarbon üretiminden elde ettiği gazın LNG şeklinde tankerlerle sıvılaştırılmış doğalgaz olarak satışı vardı. ABD bu sene için 15 milyar metreküplük LNG sağlayabileceğini belirtti.

Ancak verdiğim rakam 155 milyar m3 ve 15 milyar m3 bunun sadece yüzde 10’u. Dolayısıyla Amerikan LNG’sinin de bunu karşılaması çok mümkün görünmüyor kaldı ki Amerika LNG’ler için değişik pazarlarla anlaşmalarını yapmış idi. O nedenle LNG üretimini istedikleri kadar artırmaları mümkün değil. En az 2-3 senelik yatırım gerektiriyor. Amerika’, Avrupa’ya vereceği 15 milyar metreküplük LNG’yi başka ülkelere yaptığı taahhüdünden kısıp Avrupa’ya yönlendireceği ortada. Avrupa Birliği’nde de LNG terminallerin yapımı hızlandı ve bu konuda mümkün olduğu kadar fazla LNG alma yoluna gidiliyor ama bu gerçekçi bir politika değil. Rus doğalgazı, Avrupa’nın en azından yenilenebilir enerjiye geçiş tamamen sağlanana kadar ana enerji yakıtı olmaya devam edecek.

Türkiye bu durumdan nasıl etkilenir?

Türkiye’ye çok fazla etkilemez çünkü biz Batı hattı dediğimiz Rusya’dan Ukrayna’ya geçip Romanya ve Bulgaristan üzerinden bize gelen hattı durdurduk. Artık Türk Akımı diye yeni bir hat yapıldı. Rusya’dan Karadeniz üzerinden direkt Türkiye Trakya bölgesine gelen bir hat var ve oradaki gazı buradan alıyoruz. Dolayısıyla bizim Ukrayna üzerinden geçerek Türkiye’ye gelen herhangi bir hattımız yok. Rusya’dan iki hattan doğalgaz alıyoruz ikisi de Karadeniz’in tabanından geçen, bir Türk akım birisi de daha önce yapılmış olan Mavi Akım boru hatları. Biz oradan Rus gazını almaya devam edeceğiz ve hatta Türkiye’nin eli güçlendi bile. Çünkü eğer Avrupa Birliği Rusya’nın gazını almakta kısarsa Rusya’nın en büyük müşterisi Türkiye olarak kalacaktır ve Türkiye’nin eli pazarlık yapma şansı açısından muhtemelen biraz daha güçlenecektir. Dolayısıyla Rusya’dan bize gelecek doğal gaz arzında bir sıkıntı olmayacağı gibi burada Türkiye avantajlı bir konuma geçecektir.

Avrupa Birliği’nde Rus gazının azalması biraz daha yenilenebilir enerji dönüşümünü hızlandırabilir ama herhangi bir sıkıntı olmazsa Türkiye doğal gazı kullanmaya devam edecektir. Yaptığımız anketler gösteriyor ki Türkiye doğal gazı çok seviyor. Fiyatlar dışında memnunlar. Oldukça pahalı buluyorlar ama onun dışında kullanım itibarıyla doğal gazdan yararlanıyorlar ve severek kullanıyorlar.

Türkiye bu durumda birinci avantaj olarak bu doğalgaz miktarını biraz daha garanti altına alabilir. İkinci avantaj ise Avrupa Birliği Ukrayna üzerinden gelen gazla bir tehlike ortaya çıkması nedeniyle alternatif rotaların gündeme gelmesi söz konusu. En büyük alternatif rotalar ise bizim Doğu Akdeniz’de bulunan gazlar. Ve nitekim hemen bu olaylardan İsrail’de çıkan gazın Akdeniz altından, Yunanistan üzerinden Avrupa’ya nakli projesi vardı. ABD bu projeden bir süre sonra çekildi çünkü çok randımanlı bir proje olarak görmediler. Bu gazın en akıllıca gideceği yer Türkiye.  Eğer daha fazla gaz gelirse Avrupa’ya nakli söz konusu olabilir. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’in bir süredir tehlikede olan bu rotasının tekrar Türkiye üzerinden geçmesini sağlayabilir.

Bu durum Türkiye’nin yenilenebilir enerji geçişini belki yavaşlatabilir. Dünyada bir kriz olmazsa insanlar yeni bir alternatif aramazlar, mevcuttan memnunlarsa onu değiştirmekte direnirler. Burada bir paradigma oluşur ve o paradigmadan vazgeçmeyi arzu etmezler. Tüm enerji tarihi boyunca böyle olmuştur. Dolayısıyla Türkiye Rusya’dan gelecek doğalgazı hiçbir sıkıntı olmadan ve daha ucuz alabilirse enerji geçişi o kadar hızlı olmayabilir.

Ancak artık bu kaçınılmaz bir şey. Belki geç ya da erken olabilir ama artık önümüzdeki çağ bunu gerektiriyor. Özellikle 2015 yılında iki tane önemli uluslararası anlaşma yapıldı. Bir tanesi Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları, diğeri de Paris Anlaşması. Bu iki anlaşma gerçekten dünyada bu konuda yapılmış en önemli iki anlaşma. Bu nedenle 21. yüzyılda sürdürülebilir enerji kesinlikle kaçınılmaz bir olgudur. Her ülke er ya da geç buna uyacaktır. Dolayısıyla bizim gibi ülkelerinde yapması gereken en akıllıca iş bu gerçeği fark edip avantaj ve dezavantajlarını ülke koşullarına uyacak bir sistemle hayata geçirmesi olacaktır.

Türkiye Toplumunun Enerji Tercihleri Araştırması kapsamında Türkiye’nin gündemi nedir?

2016 yılından beri yaptığımız anketlerde Türkiye’deki en büyük sorun ekonomi olarak belirtiliyordu. Vatandaşlarımız en çok enerji fiyatlarının pahalılığından şikayet ediyordu ve bu sene bu daha çok vurgulandı. Kaldı ki biz bunu Aralık ayında yaptık yani enerjideki asıl artışların olduğu Ocak’tan itibaren yapsaydık çok daha farklı ve daha belirgin bir sonuç alırdık. Aralık ayında yapmamıza rağmen  “Vatandaşlarımız elektrik fiyatlarını nasıl buluyorsunuz?” sorusuna yüzde 76.7 yüksek bulduğunu söylüyor. Bu çok büyük bir rakam ve yüzde 42’si de elektrik dağıtım bedellerini çok yüksek bulduğunu söylüyor.

Doğalgazda da çok benzer bir oran var. Doğalgaz fiyatlarını yüksek bulanlar yüzde 77 ve dağıtım bedellerinin yüksek olduğunu düşünenler ise yüzde 43. Ancak birçok insan dağıtım bedelleri hakkında fikri olmadığını söyledi eğer fikirleri olsaydı bu oranlar daha yüksek olacaktı.

Buradaki en ilginç veri ise en son yapılan seçimlerde oy verilen partiye göre dağılım oranları. Ana muhalefet partisine oy vermiş vatandaşlardan yüzde 83’ü fiyatları yüksek bulurken, ikinci sırada iktidar partisine oy verenlerin yüzde 78’i fiyatları yüksek buluyor. Bu gerçekten çok ciddi bir sorun. Fiyatların Batı’yla bir kıyaslaması yapıldığı zaman bizim yetkililerimiz genellikle fiyatların ucuz olduğunu söylüyor ki doğrudur bu fakat burada önemli önemli olan alım gücüdür. Yani bir insanın maaşından ne kadarını enerjiye harcadığı önemlidir. Bunları böyle değerlendirdiğimiz zaman Türkiye Avrupa’da en yükseklerden bir tanesi. Oldukça büyük bir miktar ayrılıyor ve bu artık gerçekten ödeme güçlüğü çekecek noktaya gelmiştir. Dolayısıyla enerji fiyatları önemlidir. Mevcut iktidarın bu konu üzerine ciddi bir şekilde eğilerek gelir düzeyi oranı itibarıyla makul bir düzeye indirilmesinde yarar vardır.

Enerji kaynakları konusunda bilinçlenme ne durumda? Yenilenebilir kaynakların kullanımı, enerji verimliliği vs. enerji kullanımında nasıl gözetiliyor?

“Hangi enerji kaynağının tercih edersiniz?” gibi sorular sorulduğu zaman yenilenebilir enerji kaynakları hep bir numara çıkıyor özellikle güneş. Biz de güneşi ve rüzgârı bol bir ülkede yaşıyoruz ve dolayısıyla yerli kaynak olması itibarıyla Türk halkı genellikle rüzgârın ve güneşin ön plana çıkmasını arzu ediyor. Geleceğin yakıtı olarak gerek Türkiye’de gerek dünyada özellikle güneşi görüyor ama “günlük hayatta hangi enerji kaynağını tercih edersiniz” denildiği zaman da doğalgaz tercih ediyor. Genel bir bakışla güneşin önemini anlamış durumda ama halkımız pragmatik bir halk olduğu için doğal gazdan pahalılığı dışında son derece memnun.

Katılımcıların yüzde 56’sı enerji verimliliğini doğru tanımlıyor. Enerji verimliliği ve enerji tasarrufu arasındaki farkı bilip bilmedikleri konusunu ölçmek istediğimizde yüzde 29’u ise aralarındaki farkı bilmediğini söylüyor. “Daha da önemlisi enerji tüketimini azaltmak ve verimliliği sağlamak için tedbirler uyguluyor musunuz?” sorusuna sadece yüzde 38’inin olumlu yanıt verdiğini görüyoruz.

“Küresel iklim değişikliğine inanıyor musunuz?” sorusunda da yüzde 69 oranında “evet” cevabını veriyor ama gerçekten küresel iklim değişikliğinin ne olduğu ve getireceği sonuçlarla ilgili olarak bir birey olarak yapılması gerekenler konusunda malesef çok iyimser sonuçlar ortaya çıkmıyor.

Eğitim ve ekonomik düzeye baktığımız zaman eğitim düzeyi yüksek olanların daha bilinçli olduğunu görüyoruz. Ekonomik düzey de aynı şekilde. Nitekim oy verilen partilerin enerji politikalarına çok fazla bakılmıyor. Keşke bakılsaydı ve burada daha pozitif bir netice çıksaydı ve partiler de oy almak için bu konuya daha fazla önem verirdi. Bilinç düzeyini artırıcı sivil toplum örgütlerinin artması ve bu konuda çok daha ciddi adımlar atılması gerektiğini söyleyebiliriz.

Türkiye’de elektrikli araç alımı konusunda neler düşünülüyor?

Elektrikli araçların oranı az ve tercih oranı da çok az. Fiyat önemli bir faktör. Akıllı sayaçlar, güç zamanlı elektrik tarifesi uygulaması konusunda katılımcıların birçoğu bilgisi olmadığını söylüyor. “Çatınıza güneş enerjisi sistemi kurar mısınız?” sorusunda maliyetin yüksek olması etki ederken bir takım yasal sorunlar da öne çıkıyor. Bu gibi durumlarda yasal düzenlemelerin ve özellikle finansmanın daha önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Küresel enerji dönüşümü neler getirecek?

Dünya yepyeni bir döneme giriyor ve girdi daha doğrusu.  2015‘teki yenilenebilir enerjiye geçiş dönemi ilk adımlarını 1970’lerdeki petrol kriziyle atmıştı. Ekonomik olarak sorunlar çıkarken enerji arz güvenliği konusunda nakliye sorunları ortaya çıkmıştı. Bu da ülkelerin kendi doğal kaynaklarını daha çok artırmaya yöneltmişti. Dolayısıyla bu enerji dönüşümünün başlangıcını petrol krizlerine bağlayabiliriz. 80’li yıllarda sürdürülebilir kalkınmanın tanımlandığı komiteler toplandı. 90’lı yıllarda Kyoto gibi çok önemli bir anlaşma yapıldı. Bir takım aşamalar kaydedildi. Bunun en son noktası 2015 yılı diyebilirim.

Artık dünya, sürdürülebilirliğin ön planda olacağı yepyeni bir döneme giriyor. Birçok ülke yeni taahhütlerde bulundu. Biz de 2053 yılında emisyonları sıfırlama konusunda taahhütte bulunduk fakat bu kolay bir şey olmayacak. Fosil yakıtlardan kolay kolay vazgeçilmeyecek. Mevcut paradigma kolay kolay kırılıp yeni bir paradigmaya geçilmeyecek. Ben özellikle kömürden petrole geçiş çağını inceleyen bilim insanlarından bir tanesiyim. O çağda kömürden petrole geçerken dünya iki tane savaş yaşadı. Mevcut düzeni değiştirmek istemeyenler çok ciddi bir şekilde direndiler. Bu dönemde de mutlaka böyle olacak. Ancak yeni dönemin daha demokratik, daha insana, cinsiyete saygılı bir düzen olacağını bekliyoruz. Çünkü yenilenebilir kaynakların daha lokal kaynaklar olması nedeniyle fosil yakıtlardaki savaş, kan, kriz, çağrıştıran fosil yakıt jeopolitiğini değiştirmesini bekliyoruz. Dolayısıyla ülkelerin mutlaka ve mutlaka yeni dinamikleri dikkate alması ve kendi koşullarına göre yeni yol haritaları tespit etmesi ve bunu kendi ülkelerinin çıkarına göre yavaş yavaş ancak kararlı bir şekilde uygulamaya başlamasında yarar görüyorum. Biz kömür çağını yüz küsur yıl kaçırdık. Dünyada ilk kömür üretimi 1760’larda başlayıp 1800’lere doğru artarak devam etmesine rağmen biz ilk kez 1848 yılında kömürü üretebildik. Petrolü ise 1948 yılında üretebildik. 90 sene Türkiye’deki petrol dünyadaki üretimden geç kaldı. Bu yepyeni bir çağdır. Türkiye bu çağda daha avantajlıdır ve yerel yenilenebilir kaynakları daha fazladır. Bunun bilincinde olarak inşallah bu çağı kaçırmayız. Kaçırmamamız için hep birlikte el birliğiyle hareket etmemiz gerektiğini düşünüyorum.